Home / Adanın Delinimetleri / Adanın Delinimetleri – II

Adanın Delinimetleri – II

Portreler

Tuba Nur Bakaçhan

 

Bazen şey olur… birini sadece bir yerde görüyorsanız onu sadece oradayken tanıyabilirsiniz. Pazardaki biberci Osman’la mesela Kadıköy’de bir eczanede karşılaşırsam vay halime. Saatler, günler boyu düşünebilirim (düşündüm) kim olduğunu. Tanıyorum çünkü. Çok iyi biliyorum bu yüzü. Ama o yüz… Siz… Yok, olmaz bir türlü. Dur, çıkartacağım bir yerden. Büyür, küçülür hayali; uçuşur, oturur yüz. Yürür hatta. Bir dakika. Ah, iyice gider. Çıkmaz hiçbir yerden. Derken günlerden bir Çarşamba, pazardaki yerini alır o yüz. “Hah!” Kafayı epeydir bozduğum kibar tebessümüyle, biberleri sakin sakin poşete doldurur. O insan, o mekân da demek olur böylece. “Ulan Osman!”

Adada, iyi tanıdığımız insanlardan çoktur simaen tanıdıklarımız. (Söylendiği kadar sık yazılmıyor galiba bu simaen. Daha çok hep şifahen sanki. Harfiyen göze değil, kulağa hitaben. ) Onu tanıyor musun? “Yani. İşte. Simaen.”

Belli mekânlardan ya da sokaklardan, çok iyi tanıdıklarımızla dolu simaen ada. Sadece yüzünü bildiklerimizle. Gelip geçerken yüz falı baktıklarımızla belki. Çok yakınımızda yaşayan ama ortak bir yakınımızın olmadığı, buna rağmen iyi tanıdığımızı söylediklerimizle çevriliyiz. Şu bizim yüzler. Markette. İskelede. Yokuşta. Vapurda. Simalar geçidi. “Evet. Seni de tanıyorum. Seni. Seni. Seni. Seni tanıyorum. Seni de.”

Çok iyi bildiğimizi söylediğimiz bu yüzler pek dönüşmez. Oysa tanıdığımız birine, tanımadan önceki gözümüzle bakmayı denediğimizde onu (eskiden) ne kadar farklı gördüğümüzü hatırlayabiliriz. Zevkli bir deney. Hatırladığımız olur bazen. Olmuştur. Tanıdıktan altı ay sonra bambaşka görünebilir o biri bize. Evvelden görmediğimiz neydi acaba, şimdi gördüğümüz ya da? “Çok değişti gözümde!” Olsun. Daha mı güzel peki, daha mı yakışıklı? Hayır. Konuşurken dudağının kenarında beliren bir çizgi var artık. Muhteşem. Çünkü yalnız onda var. O şaşırınca ortaya çıkar bir alnın ne işe yaradığı. Bu alnın kırışması, sadece bu yüzde şaşkınlık anlamına gelir; bu burnun üstündeki bu kaşlarla. Elleri böyle fark edilir ilk. Masadaki tuza uzandıkça. Şuranda bir şey var, diyerek saçımıza ya da yakamıza dokunduğunda. Sesi de öyle. Yüzünden önce sesini düşünür müyüz tanıdığımız birinin, simaen?

“İyi biliyorum onu canım.” Hadi canım. Değişiyor işte yüzü. Gözümün önünde dönüşüyor. O bildiğim yüzden gitgide uzaklaşıyor. Simaen tanıdığım biri olmaktan çıkıyor. Çıktı. Çünkü artık bir simadan ibaret değil. O zaman şu simaen, otursun oturduğu sözlükte şimdi çok da heves etmesin. Tanışmak güzel şey. Onu tanıyor musun? “Evet. Tanıyorum.”

muge1
Fotoğraf: Tuba Nur Bakaçhan

Müge

Adaya 23 yaşındayken geliyor Müge. Garip tesadüfler… Ayrıldığı eşiyle ilk tanıştıklarında, evlenip beraber yaşayacakları bir yer ararken adada bir ev olduğu çıkıyor ortaya. Öğrenciliğinin son yılları tam. Darbe. Hayatı kalleşçe vuruyor. Eğitimini tehlikeye atacak bir politik hareketin içinde bulunmuyor Müge. Mesleğini yapmak için mücadele ediyor. O dönemde bile, içindeki tok bir ses tek bir şeyi telkin ediyor hep: “Doktor olacaksın.” Babaannesi, Türkiye’nin ilk ilkokul öğretmenlerinden. “Belki bu yüzden,” diyor Müge, “hiçbir şeyin okumaktan, bir meslek edinmekten daha önemli olmadığı belletildi bize. Bir genç kız olarak mutlaka okumalıydım.”

Uzmanlık sınavından sonra Heybeli Sanatoryumu’nu kazanınca, ada resmen çağırıyor artık Müge’yi. Ev de hazır. İki kızı oluyor. Yarışarak geçen otuz yıl. Kızlarının birisi Toronto’da, birisi New York’ta şimdi. On yıldır ayrı onlardan. İki yaşında bir de torunu var. 2005’te kapanana kadar, on sekiz yıl boyunca sanatoryumda çalışıyor. O tarihten beri de Süreyyapaşa’da. Doktor Müge, “mesleğine aşık” diyebileceğimiz o nadir insanlardan.

O yüzden ilk soru çoktandır belli:

 Hasta mıyız biz? Nasılız?

 Şimdi… insanlığı ve adalıları ayrı konuşmak lazım. İzolasyondan dolayı ilginç bir durum var burada çünkü. İnsanlık olarak hastayız evet, kötüyüz. İyilik devam ediyor fakat iyiliğin haresi, kötülüğün hareleri içinde kayboluyor. Kötülükten kastım, kendimize duyduğumuz değersizlik ve öfke. Bu bütün ilişkilerimize yansıyor. Çocuğumuza, yakınlarımıza, hayvanlara gösterdiğimiz her harekette belli ediyor kendini.

Daha önce de böyle mi düşünüyordunuz, yoksa hekimliğinizin, anneliğinizin etkisi oldu mu bu teşhiste?

 Bunların hepsi birbirine bağlı. Son on yıldır dünyanın gittiği yer de belirliyor bu gözlemi, annelik, anneannelik, hekimlik de. Ben otuz dört yıllık hekimim. Orta ve az gelirli insanlara hizmet ediyorum. Onlara yakın biri olarak yaptığım gözlemlerin fikrim üzerinde etkisi var elbette. Bakın, 85’te, adadan şu karşıya baktığımda gördüğüm yeşille, şimdi gördüğüm betonun günbegün yer değiştirmesi, insanın haris doğasının, “Benim olsun! Param olsun! Benden başka canlı yok!” demesinin bir resmidir. Her sabah gördüğümüz bir resim bu. Kendine alan açmak için başka bir canlıya alan bırakmamanın dikey sembolleri… Bu yüzden genelleyebiliyorum, evet, hastayız.

Adada hastane yok. Ne demek bu?

Adalıların sağlık hakkı yok demek. Yirmi dört saat sahip olmamız gereken sağlık hakkımız 2005 yılında elimizden alındı ve fikrimizi soran olmadı. Şu an, mesai saatlerindeki aile hekimliği dışında hiçbir hakkımız yok.

Sanatoryum nasıldı peki? İyi bir hastane miydi?

 Biz sanatoryumun çöküş devrine denk düştük. Sanatoryumun kapanmasına zemin hazırlayan koşullar oluşturulmuştu zaten. Adalıları suçluyorlar ama yalandır bu. Çalışanlar da istedi. Asistanlar tek tip hasta görmek istemedi çünkü uzmanlık alacaklar. O zamanlar yepyeni bir teknoloji kullanılmaya başlıyor sağlıkta. Bunu görmek, öğrenmek istediler. Yatırım yapılmıyordu, devlet katkısını tamamen çekmişti tüberkülozdan.

5b65eb820e32f823980358df
Heybeliada Sanatoryumu günlerinden…

Verem yaygın mı şu anda?

 Toplumsal bir tehlike boyutunda değil. Bu bakteriyi kapanlar, genellikle Türkiye’deki göçmenler. Türkmenler, Özbekler, Ukraynalılar, çeşitli Afrika ülkelerinden insanlar. Özellikle Rusya’dan gelenlerdeki, çok dirençli, oldukça garip bir tüberküloz formu. Türkiyelilerde az görülüyor şu anda.

Peki, Çam Limanı bir hastane için fazla güzel bir köşe değil mi?

İlla Çam Limanı olması gerekmiyor ki. Kadınlar bölümünün orası da olur. Genel hastane yaparsınız, dahiliyesi, kadın doğumu… Yaşlılarımız çok; fizik tedavi bölümü olur. Başka bir alanımız var mı, aklıma gelmiyor şu anda ama bu da tartışılabilir. Çam Limanının orası da bir üniversite olabilir mesela. Neşe kaynağı bir yer! Muhteşem bir konservatuar. Düşünün; deniz, orman, kuş sesleri… Bırakın mesela, orada yaratıcı gençler yetişsin. Bir mekân, iyi niyetle ve doğru kullanılırsa olağanüstü bir ilhama sebep olabilir.

Adayı bir hasta gibi görsek peki, ona ne doktoru getirmek lazım ilk, teşhis için?

Psikiyatr. Bir de, iyisinden bir sosyolog. Adada şöyle bir psikoz var; buradan çok az çıkan epey bir nüfus var, adayı dünyanın merkezi gibi gördükleri için acayip bir ego gelişmiş. “Adalıyız biz!” Nedir bu? “Sen ne zaman geldin, orijinin ne?” filan… Sorsan, denizden bir ağ çekmişliği yoktur. Bir çiçek bile sulamamıştır adada. Küçük bir yer olmakla ilgili bu. Deniz. İzolasyon.

Öyle bir etkisi mi var denizin? Bu tip rahatsızlıklara dağ havası iyi gelir aslında, değil mi?

Yok. Bence dağ daha tehlikeli. (Gülüyor.)

Peki, burada merak ettiğiniz ya da kafayı taktığınız bir yer var mı, bir köşe? Önünden geçtikçe, burası ne böyle, n’olacak şurası, dediğiniz bir yer.

Bir köşe değil de, adanın geneline kafayı takıyorum ben. Bu sahillere, çitlere… Bu ada n’olacak kaygım hep var zaten. Yani, fayton mesela… Ben otuz beş yıldır adadayım, iki kere bindim faytona. O da, çocuklarım daha kucağımdayken filan. Adanın canlarıyla birlikte, kediler, köpekler, kirpiler, atlar, kuşlar… bunları düşünüyorum hep.

Şimdi bir telefon ederim, buluşuruz, diyebileceğiniz kaç kişi var şu an adada?

Var canım. Bir on kişi çıkar. Bakın, ben çocuklarımdan yıllardır uzağım. Bir gün olsun yalnız hissetmedim kendimi. Çok meşgulüm. Her gün 07:15 vapuruna yetişiyorum. Sonra üç vesaitle işe gidiyorum. Kediler, köpekler zaten çok vaktimi alıyor.

İş dışında hep yürüyüştesiniz. Hayvanlarla ormanda… Masal kahramanı gibi. Ormandayken, bu ancak bir masalda olur, dediğiniz bir şey yaşadınız mı hiç?

Kendimi, Alice’le şu… Peter Pan’deki Tinker Bell var ya, onun gibi hissediyorum. Geriye dönüp baktığımda o kadar çok insanın, hayvanın, çocuğun hayatına dokunmuşum ki… Bu dokunuşlar, ilginç dokunuşlar. Tinker Bell bana o dokunuşu hatırlatıyor. Değneğiyle, tık tık tık! Yerleşik değil, bir yere bağlı ya da takıntılı değil. Tık tık tık! Değdiriyor değneğini. Öyle.

Şarkı söylüyor musunuz?

Eskiden daha çok söylerdim. Bu ara pek değil ama mırıldanıyorum tabii.

muge2
Fotoğraf: Tuba Nur Bakaçhan

Genelde güleryüzlüsünüz. Nasıl oluyor bu?

Öyle miyim? (Gülüyor.) Öyle görünüyorsam bu hoşuma gider. Zaman içinde bir şeyler öğrendim. Yani, mesela ormanda yürüyorum… Yürürken birden kendimi bir şeyler düşünürken yakalıyorum, “Eve gideceksin. Temizlik… Dolmayı koy…” filan. Sonra, gelecek bu, diyorum kendi kendime, şimdiye dön Müge. Derin bir nefes alıp etrafıma bakıyorum. 59 yaşındayım ve 07:15’e hâlâ sağlıkla yetişebiliyorum. Şükrediyorum buna. Sağlığa, kazandığım paraya ve onu kendimce doğru bir yere harcayabildiğime. O zaman, niye gülmeyeyim ki? Çok da ağlıyorum ama. Haziran ayında bir çalışanımız bıçaklandı. Sapığın biri aşıkmış ona, öldü kız. Perişan olmamak adına durdurabiliyorum kendimi, her şeye rağmen iyi hissetmeye çalışıyorum.

Keşke veteriner mi olsaymışsınız?

Yok. Ben aslında psikiyatr olmak istiyordum. Sonra uzmanlık sınavı sırasında epey düşündüm; benim kapım hep açıktır… Ağır gelebilirdi psikiyatri. Cerrahi branşlarla da hiç ilgim yoktu. Kan, damar… Asla! Kendim istedim göğüs hastalıklarını.

Yakın zamanda çok şaşırdığınız bir şey oldu mu, güzel ya da işte sadece çok şaşırdığınız bir şey?

Hep bir şeyler oluyor… Şaşırıyorum. Hastanede de bir sürü şey oluyor. Mesela hayvanlarla ilgili çalışmalarımıza Bülent Özkun Bey el attı. Hayvan haklarıyla ilgili çalışmalar birden hızlandı. Bu önemli. Tepe mahalledeki hayvanlar çok açtı, artık onları düşünmüyorum, karnı doyuyor hepsinin. Mucizeler oluyor hayatta.

Hayvanların varlığı niye bu kadar önemli?

Hayvanların değil sadece, bütün doğanın varlığı. Stephen Hawking mesela, yapay zekâya dair büyük endişelerinden bahsediyordu, değil mi? Gerçekten de, belki yakında benden daha iyi tanı koyacak bir yapay zekâ gelişecek. Hayatımızın merkezinde olacak. Elli yıla kalmaz bu belki. Önceleri hoşumuza gidecek. Bir süre sonra, o büyük bilgi ağı insanı ıskartaya çıkaracak. Burada akıllı olmamız gerek. İnsanlık, doğa, sanat… Bir mesleği sanatla icra etmek… Bunları düşünmeliyiz. Bu mesleği, bir sanat gibi, aşkla, iyileştirmek için yapmalıyım. Ancak o zaman doğanın bir parçası olurum. Hayvanlar neden bu kadar öne çıkıyor? Çünkü zulüm görüyorlar. Biz de deli gibi önlerine atıyoruz kendimizi. “Kadın deli…” “Dul kalmış, kafayı yemiş…” “O parayı insana harca!” filan… Yani, göbeğinden birtakım laflarla taciz ediyor bazısı. Herhalde vicdanlarında bir sızlama oluyor. Duyarsız diyeceğiniz bir insanın bile kendi dışındaki bir canlıyla ilgili soru sormasına sebep olmuş oluyorum. Bu da bana yeter.

Sizin, turdan dönüşte aniden “Hayıııır!” diye bağırmanızla yerimizden sıçradığımız çok olmuştur. Köpeklerden biri, bir kediye saldırmaya yeltenince, çığlıklar… Köpeklerle Rusça konuşan bir arkadaşınız oluyor yanınızda bir de, değil mi?

Arkadaşım Lena, o Rusça konuşuyor. O yüzden ikinci dili var benim köpeklerimin (Gülüyor.) Şimdi, bazı köpekler var… Mesela bir İzzet’imiz vardı. Şurasında bir beni olduğu için Tümay’la Ayça, türkücü vardı ya bir tane, İzzet Altınmeşe mi, o yüzden ona İzzet diyorlardı. İşte o vukuatlıydı, iki kere barınaklık oldu. Bir ikilemde kaldım o ara. Benim elimden gelen bu kadar, kalsın barınakta, diyebilirdim. Fakat, insan başını yastığa koyunca…

Bakın, ölmekte zorlananlar, büyük pişmanlıkları olanlar ve yaşamak istediği gibi yaşayamayanlardır. Bir türlü can veremezler. Bana, bir gün ömrün kaldı, deseler üzülürüm tabii. Dünyevi olan her şey adına. Ama o kadar.

O gün dedim ki, ne yapabilirim bu köpek için? Pansiyon aradım, korkunç paralar… Vazgeçmedim, aramaya devam ettim ve uygun bir yer buldum. İki yıldır orada İzzet. Hekimlikten gelen bir şey var. Hep olasılıklar vardır bizim hayatımızda. Şu tanı değilse şu olabilir mi? O yüzden hep ikinci, üçüncü, dördüncü seçenek birlikte gelir aklıma.

Peki, başka ne çığlık attırır size hayatta? Başka ne için öyle bağırırsınız?

Hayat için. Can için bağırırım. Hayat nasıl bir şey Tuba? Orman yandı ama ilk ne yeşerdi? Kuşkonmazlar. Yani, bir neşe hep var. Endişe, korku, insanın dünyadaki cezası gibi. Beni üzebilecek şeyleri sınırlandırdım. Ayakkabılarım çamur oldu. Ayy, şunu bunu alamadım… ya da ne bileyim, şuyum yok, bilmem ne… Geçelim bunları. Şu hayatta beni gerçekten üzen iki üç şey vardır sadece.

O zaman, hayatta bir tatmin yakalamışsınız siz her bakımdan, değil mi?

Dinlemeyi hep çok sevdim ben. Tüberküloz hastalarının tek tek, çok ilginç hikâyeleri vardır. Bir insan boşuna verem olmuyor. Zengin modacılar, hocalar, çok fakir insanlar, uyuşturucu bağımlıları, travestiler, genelevde çalışanlar… Ne çoktur bizde bir bilsen. Her birinin hikâyesi ayrıdır. Benim ilk hastalarımdan biri Rum bir hanımdı. Çok tatlı konuşurdu. Kadınlar sanatoryumunun oradan askeriyeye doğru giden yolda yürürdük. Kadın bana bir gün otları öğretti. Gerçi, bilen bilir ama ben bilmiyordum. Yani ot işte, the ot! (Gülüyor.) Halbuki, her birinin adı, yaradığı iş farklı. Bunları hep ondan öğrendim. Bir başkasından başka bir şey öğrendim. Birlikte değiştik, iyileştik, büyüdük. Çocuklarımdan da çok şey öğrendim.

Adaya has bir ses var mı sevdiğiniz?

Martılar tabii… Bir de miyaaav! Aslında kuş sesleri var, çok çeşitli. Ayırt edebilmek lazım onları.

Planlarınız var mı, büyük planlarınız? Kendi hayatınıza, mesleğinize dair olabilir. Daha şunu yapmadım dediğiniz bir şey.

Yok. Ama mesela sanatla ilgili bir şey olabilir. Seramik… Manevi olarak beni zenginleştirebilecek bir şey. Bir de, açık konuşayım, çocuklarım muhtemelen yurtdışında kalacak; bir beş yıl içinde onlarla, torunumla daha çok vakit geçirmek istiyorum. Birlikte şarkı söylemek, ona masallar okumak istiyorum.

Ada size ne kattı?

Ada bana… Nasıl diyeyim? Ben kendi değerimin farkına burada vardım. Kendimle ilgili tanımlarım burada netleşti.

Bir şey götürdü mü peki sizden?

Bilmem. Belki daha asosyalim artık. İnsanlarla çok fazla vakit geçiremiyorum. Boş vaktim olduğunda, ay gideyim de Ayşe’yle bir kahve içeyim, demiyorum pek. Kendi kendime vakit geçiriyorum.

Geleceği iyileştirecek bir ilaç var mı? Bugünden almaya başlasak tedavi olur muyuz? Yoksa artık çok mu geç?

Valla… Yok, geç değil. İnsanlığın bir şeyleri fark etmeye başlaması lazım. Bu gidişte şeytani bir hız var. Biraz bu hızı düşürmek gerek. Her birimizin ilacı, kendimize, birbirimize ceza kesmekten vazgeçmek. Suçlu aramamak. Çocukluğumuzdan beri bir sürü travmamız var belki. Bunların her birine tek tek, severek eğilmemiz lazım.

Ada için de aynı ilaç mı? Şikâyet ettiğimiz bir sürü şey olmasına rağmen pek bir şey değiştirmeden burada yaşamaya devam ediyoruz çünkü.

Ada için daha radikal, rasyonel hareketler lazım. Herkesi kapsayan, siyasi hiçbir çıkar gözetmeyen doğru işlerle, beş yılda beli doğrulur adanın. Beş yıl! Muhteşem olur.

Peki, son soru. Ormanda yürürken birdenbire bir müzik başlıyor, Allah korusun! Diyelim başladı. Ne çalsın?

Aa, barok tabii… Ah, çok müthiş!..

Çok teşekkür ederim Müge. Biliyorum, çok işiniz var. Vakit ayırdınız, çok sağolun.

Aa, deli misin? Bak, ne güzel oldu.

About 9ada1deniz

Check Also

img20200923035623

Katılımcılık aracı olarak yarışMA: Taksim Yarışması üzerinden İBB’nin yerel yönetim politika araçlarına ilişkin bir tartışma

Gül Köksal & Ekin Sarıca & Burcu Yanar Kent hakkı kolektif bir haksa, kent mekânının ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir