Home / 9ada1deniz / Sayfiye’den Turistikleştirmeye İstanbul Adaları
bayram

Sayfiye’den Turistikleştirmeye İstanbul Adaları

“Burada doğru hareket etmenin, temiz bir

yürekle hareket etmenin yolu yok. İçine kâr, zarar korkusu

ve güç isteği girmeden yapabileceğiniz bir şey yok.

Hanginizin diğerine ‘üstün’ olduğunu bilmeden

ya da kanıtlamadan bir başkasına günaydın bile diyemezsiniz…” (1)

 

Ömer Süvari

Bugün İstanbul Adaları’nda sosyal, kentsel ve doğal yaşam, dışarıdan ne kadar parlak ve ışıltılı görünürse görünsün ardında dev bir enkaz bırakarak çürüyor ve çöküyor. Bunu en çok Adalar’ı terketmek zorunda kalan kadim Adalılar, eski yazlıkçılar, Adalar’ın geçmiş günlerini artık İstanbul’daki, Selanik’teki, Atina’daki evlerinde bir “hoş sada” olarak anımsayanlar ve yıllar boyunca ara sıra Adalar’ı ziyaret edenler anlayacaktır.  Adalar’da artık balıkçılar, seracılar, zanaatkarlar, memurlar, sanatçılar ve tüm zorluklarına rağmen Adalar’ı gerçekten sevenler yaşamıyor. Onlar çok küçük bir azınlık halinde günlerini dolduruyor. Bugün Adalar’da artık adadan başka gidecek yeri olmayanlar, turistik esnaflığa gönül indirenler, emeklilik günlerini sahil boyu uzanan turistik kafelerdeki plastik sandalyeler üzerinde dedikodu dalgalarına taş atarak geçirmeyi tercih edenler yaşıyor. Elbette yerel ilişkilerini paraya ve ranta çevirmeye çalışanlarla, o çıkar ağları içinde yer tutmaya bağlayan geniş bir kitle de var.

Birçokları tarafından “Son İstanbul” parçası ve “Son Sayfiye” olarak düşünülen, tarihi mekanları, zengin mimari birikimi, çok kültürlülük simgesi dinsel geçmişi, sosyal yaşamı ve doğal zenginliğiyle İstanbul’un en eşsiz bölgelerinden biri olarak düşünülen Adalar, gerçekte büyük bir yıkım, talan ve çöküntü alanı haline gelmiş durumda.  Muhafazakâr bir İç Anadolu kasabasına dönüşmüş olan Adalar’ın sosyal ve siyasal ilişki atmosferi de bu çöküntüyü durduracak dinamiklerden büyük ölçüde yoksun, ilçenin yaşadığı ekonomik baskının altında artık dikiş tutmayacak noktaya doğru hızla ilerliyor.

images-14

Adalar’ın kendi dinamikleri içinde bu çöküşü durduracak ve geri çevirebilecek anlamlı bir yerel yönetim anlayışı ya da kamu idaresinden söz etmek de mümkün değil. Son yıllarda Adalar Belediyesi’nin, Orman İşletmeleri’nin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Koruma Kurulu’nun ya da diğer resmî kurumların esen rüzgâra göre aldıkları gündelik kararlar; ekonomik ve siyasal ilişkilere göre şekil alan uygulamalar Adalar’ın yaşadığı yıkımı ve çözülmeyi durdurmak bir yana daha da hızlandırıyor. Adalar Belediyesi içinde süregiden güç ve inisiyatif mücadelesinin ürünü gelişmeler,  her isteyene kuralsız şekilde dağıtılan işletme ruhsatları, açılıp kapatılan müdürlükler, yapılan şüpheli atamalar, denetimden kaçırılan imar ve işletmecilik uygulamaları, Orman İşletmeleri’nin, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ve Milli Emlak’ın herhangi bir çevresel duyarlılık göstermeden dağıttığı plaj ve orman tesisi izinleri, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın  “yapı kayıt belgeleri”, Koruma Kurulu’nun çeşitli gerekçelerle verdiği yıkım ve yapılaşma izinleri Adalar’ın doğal ve tarihsel mirasını hızla yok eritiyor. Bu süreç  Adalar’ı son yıllarda gözle görünür şekilde saran kitle turizminin ağırlaşan etkileriyle birleştiğinde tarihsel nüfusu son yüzyıl içinde tamamen uzaklaştırılmış ve tüm kültürel değerleri erozyona uğramış ilçedeki çöküşü artık gündelik yaşamın bir parçası haline getiriyor.

Tüm bunlar yaşanırken çeşitli “sivil girişimlerin” çözüm adına sunduğu çeşitli projeler ve bu projelere kaynaklık eden düşünce biçimleri de sosyal ve ekonomik gerçekliğin tümüyle dışında birer kendini gösterme aracı olmanın ötesine geçmiyor. Bu tür girişimlerin ya da proje gruplarının sosyal ya da kişisel sermaye, kariyer, itibar, statü, proje ödeneği kazanmak gibi amaçlarla yürüttüğü “çalışmalar” Adalar’a egemen olan güç, patronaj ve yanaşmacılık ilişkilerinin gölgesi altında birer kara komediye dönüşüyor.

Çıkar odaklı ağların kamu kurumlarından sivil oluşumlara, siyasal partilerden yerel internet gazetelerine kadar her alanda boy attığı bu manzaranın gerisinde ise Adalar’ın yaklaşık 30 yıldır yaşadığı “sayfiyenin tasfiyesi” süreci bulunuyor. Adalar’ı küçük birer balıkçı köyü ve inziva alanından 19. ve 20. yüzyıl boyunca soylulaştırılmış bir sayfiye bölgesine, şimdilerde ise turistikleştirilmiş bir “kentsel sömürge”ye dönüştüren gelişmeler dizisi artık mekânsal, sosyal ve ekonomik sınırlarına dayanmış bulunuyor. Adalar İstanbul’un sosyal, kültürel ve ekonomik baskısı altında hızla çözülüyor.

 

İstanbul’un neo-liberal dönüşümü ve sayfiyenin kaybı

İstanbul Adaları’nda yaşanan süreci, kentin diğer sayfiye bölgelerinde olduğu gibi bir “kentselleşme” süreci  değil, doğal, kültürel ve tarihsel yaşamın talan edilmesine dayanan bir “kentsel sömürgeleştirme hareketi haline getiren gelişmeler, büyük ölçüde İstanbul’un son yıllarda geçirdiği neo-liberal dönüşümle bağlantılı.

Türkiye’de 1980’li yıllara kadar şu ya da bu biçimde “sosyal devlet” , “sosyal belediyecilik” uygulamalarının egemen olduğu bir tarihsel kesitte yaşanan kentleşme süreçleri, günümüzde artık mega ulaşım, konut ve enerji projelerinin tetiklediği sermaye yatırımlarının hakimiyetinde yaşanıyor.

images-12
Yüzbinlerce insanın yaşadığı bir beton denizi: Kayaşehir / Başakşehir

Kentsel merkez içinde kalan Sulukule, Ayazma, Tarlabaşı gibi mekânların tümüyle “temizlenerek” turistikleştirildiği ve yatırım alanları olarak yeniden kurgulandığı örnekler çoğalırken, 1980’li yıllardan bu yana devam eden İstanbul’un ticaret, hizmet ve turizm odaklı dönüşümü devam ediyor. Ana gelişme çizgisini geleneksel kentsel merkezlerin dağıtılması ve turistikleştirilmesi sürecinin oluşturduğu kent planlamasındaki paradigma değişimi, İstanbul’un geçmiş döneminde  “bütüncül planlama”, “koruma”, “sosyal hizmetler” gibi kavram ve uygulamaların da bir kenara itilmesine neden oluyor. 1990’lerden bu yana ve özellikle 2000’li yıllardan itibaren “mikro planlama”, “sürdürülebilirlik”, “hızlı dönüşüm”, “büyüme odaklı planlama”, “koruma-kullanma dengesi”, “kentler arası rekabet”, “kent pazarlaması” (urban marketing), “turizm taşıma kapasitesi” (tourism carrying capacity) “rekreasyon fırsat spektrumu” (recreation opportunity spectrum) gibi görece yeni kavramlar neo-liberal İstanbul’un Anayasası olarak iş görüyor. (2)

İstanbul’u bir transit-turistik merkez olarak yeniden inşa etmeye yönelik olarak alınan havalimanı, kruvaziyer liman, otoyol, kanal gibi kararlar, kent merkezlerinin çözülmesi ve dağıtılması kentin çeperinde devasa beton bloklardan oluşan uydu kentlerin yaratılması gibi büyük kentsel-mekânsal sonuçlar üretiyor. Maslak-Sarıyer, Küçükçekmece-Esenyurt-Beylikdüzü, Ataşehir-Maltepe-Tuzla gibi koridorlardaki yıkım ve dönüşümle paralel olarak yürüyen yeni kentleşme dinamiği, kent çevresindeki doğal ve tarımsal alanları da hızla tasfiye ederken, bu süreçte fiziksel sınırlarla ya da koruma yasalarıyla korunmuş sayfiye bölgelerini de bir tür kentsel kıskaç altında eziyor.

Geçmişte kent merkezine uzaklığı nedeniyle kısmen korunabilmiş olan Şile, Ağva, Riva, Polonezköy, Göktürk, Adalar gibi bölgeler birer “rekreasyon ve turizm alanı” olarak yeniden tanımlanarak sermaye yatırımlarına açık hale getiriliyor. (3) Kent merkezine fiziksel açıdan uzak eski sayfiye bölgelerindeki bu yeniden işlevlendirme süreci, doğal ve sosyal dokunun tahribi, mekânın ve doğanın ticarileştirilmesi, kültür öğelerinin müzeleştirilmesi, “miras” adı altında mahallenin turistikleştirilmesi gibi sonuçlar üretirken, yerel aktörlerle kurulan rant paylaşım ağları etkinliğini arttırıyor .

Kentsel mekânı ve doğayı barındırdığı ilişkiler içinde kendini sürekli olarak yeniden tanımlayan ve her gün yeniden kurulan bir yaşam alanı, mahalle, orman, sahil, ada, koru olarak değil, statik birer proje, planlama ve yatırım alanı olarak gören teknik-bürokratik bakış açısı artık kenti kimlerin yönettiğinden bağımsız olarak kamu idaresinin ve kentin tüm dokularına sızıyor. Kent içindeki ya da çevresindeki doğal, ormanlık ve tarımsal bölgelerin arazi, konut ve ticari işletme stokunu arttırmayı hedefleyen plan değişiklikleriyle yönetilmesi, turistikleştirilmesi, Kanal İstanbul, havaalanı, kruvaziyer liman gibi projelerle çeşitlendirilmesi, kentsel ranta finansal ve siyasal derinlik kazandırılması arayışı hız kesmeden devam ediyor. Böylesine büyük bir dönüşüm süreci yaşayan İstanbul’un 5-6 kilometre uzağındaki Adalar’ın bu büyük dönüşümden nasıl etkilendiğine biraz daha yakından bakmak için İstanbul safiyelerinin dönüşümüne ilişkin ayrı bir parantez açmak gerekiyor.

 

Adalar: Sayfiye’den Turistik “Kentsel Sömürge”ye

İstanbul’da sayfiye kavramı ve uygulamaları 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren zenginleşen Osmanlı bürokrasisinin, elitlerin, aristokrasinin, ticaret, sanayi ve bankacılık yoluyla zenginleşmiş, büyük bölümü gayrimüslimlerden oluşan burjuvazinin kendi soyut temsilini ve yaşam deneyimini yaratacağı güvenli bölgeler arayışı içinde şekillendi. Geniş bahçeler içindeki evlerden ve köşklerden oluşan klasik Osmanlı sayfiyesi, kendi dönemi açısından ve mimari-mekânsal özellikleri bakımından modern ve toplumda yükselen yeni sınıfların kendini ifade ettiği bir kentsel doku olarak doğdu. Cumhuriyet dönemi bu dokuya büyük bölümü parti, devlet ve ordu içinde yükselen yeni bürokratların yazlıklarını, kamu ve özel sektöre ait yaz kamplarını, deniz banyo ve plajlarını, mesire alanlarını ve parkları ekleyerek sayfiyeyi aynı zamanda bir karşılaşma, buluşma ve yeni rejimin gösterim mekânı olarak işlevlendirdi.

Büyükada 1940'lar
Büyükada 1940’ların sayfiye günleri…

Bu süreç boyunca İstanbul ve yakın çevresindeki sayfiye bölgelerinin bir kısmı 1950’lerdan itibaren artan gecekondu yerleşimlerinin baskısı altında birer banliyöye dönüşürken, bir bölümü de doğrudan kent merkezine bağlanarak orta üst sınıfların yeni yerleşim bölgeleri haline geldiler.  Boğaziçi köylerinin (Yeniköy, Arnavutköy, Tarabya, İstinye, Kanlıca, Beykoz, Büyükdere vb.), Anadolu yakası (Bağdat Caddesi Erenköy, Suadiye, Caddebostan, Maltepe, Dragos vb.) ve Avrupa yakası (Yeşilköy, Florya, Bakırköy, Büyükçekmece vb.) sayfiyelerinin kent tarafından yutulması ve orta üst sınıfların konut-ticaret alanlarına dönüşümü büyük ölçüde 1980’li yıllarda tamamlandı.

“Sosyal devlet” ve sosyal belediyecilik uygulamalarının şu ya da bu şekilde egemen olduğu 1980’li yıllara kadar yaşanan dönüşüm sayfiyeden kentleşmeye doğru görece yumuşak biçimlerde geçilmesine sahne oldu. Yeşil alanların, rekreasyon bölgelerinin, parkların ve kıyı kenar çizgilerinin büyük ölçüde korunduğu, planlama ilkelerine asgari ölçüde de olsa uyulan bu dönüşüm, Türkiye ölçülerinde sayfiyeyi uzun sayılabilecek bir tarihsel süreçte eritti. Kentin yuttuğu eski sayfiyelerin yerine İstanbul kent merkezine kıyasla ötelenen Şile, Ağva, Kilyos, Çınarcık, Erdek gibi yeni sayfiye bölgeleri oluştu. (4) Yarım yüzyıl kadar süren  bir süreçte peşpeşe gelen kentsel dönüşüm dalgaları eski sayfiye bölgelerinin tarihi, yerel, kültürel ve doğal dokusunu sökerek yeniden yapılandırdı. Osmanlı-Cumhuriyet dönemi sayfiyesi, neo-liberal kentleşme süreçlerinin egemen hale gelmeye başladığı 1980’li yıllarla birlikte de tüm toplumsal ve mekânsal öznelerini ve özelliklerini kaybetti.

1937-Akşam Gazetesi
1937-Akşam Gazetesi

1980’lerden itibaren ANAP döneminde başlayan neo-liberal yerel yönetim uygulamalarıyla hızlanan kentin dönüşüm süreci büyük ölçüde kent, mekân, doğa yağmasına ve ticaret-inşaat sermayesine dayanan yeni bir ekonomik rasyonaliteye yaslandı. Bu dönüşüm kenti ve kentsel rantı yeniden tanımlarken, sayfiye’yi ve sayfiyeyinin dayanak noktası olan mahalleyi yıkan, kırsal üretim dinamiklerini ve yazlıkçı-kışlıkçı ilişkisine dayanan geleneksel ekonomiyi silerek onun yerine turizm-ticaret ekonomisinin yapay mekanlarını, “beach’leri, dolgu alanlar üzerine kurulan “kulüpleri”, “piknik, park ve rekreasyon alanlarını”, destinasyon, tur ve gezi programlarını koyan bir mekânsal turistikleştirme ve seçkinleştirme süreciyle kolkola ilerledi. Zaman içinde kentsel ve doğal mekanlardan edinilen ticaret kazançlarına dayanan sosyal ilişkilerin egemen olduğu bu dünyada, sayfiye de gerçekte var olmayan ancak tarihsel, nostaljik ve pazarlanabilir bir varlık haline geldi.

 

Adalar’da turistikleştirme

İstanbul Adaları’nın en büyükleri Büyükada, Heybeliada, Burgazada ve Kınalıada sayfiyeden turistikleştirmeye doğru gelişen süreci diğer İstanbul sayfiyelerinden farklı olarak 1980’li yıllarda, yani artık “sosyal devlet” ve  “sosyal belediyecilik” gibi kavram ve uygulamaların esamesinin okunmadığı yaklaşık 20-25 yıllık bir süreç içinde yaşadı. 19. yüzyıl ortalarında düzenli vapur seferlerinin başlamasıyla birlikte küçük Rum balıkçı köylerinden sayfiye mekanlarına dönüşen Adalar açısından, 1980’li yıllarla birlikte sayfiyeden turistikleştirmeye doğru gelişen süreç sosyal devlet uygulamalarının kent çapında tümüyle tasfiyesiyle birleşti. Büyük ölçüde Rumlardan oluşan tarihsel nüfusu yaşadıkları bölgeden uzaklaştırılmış Adalar’da yaşanan küçük çaplı göç dalgaları mekansal, ekonomik ve sosyal hafızayı hızla silmeye başlarken, Adalar’ın yeni sakinleri sosyal hizmetlerden uzak bir yönetim anlayışı sonucunda büyük bir yoksunluk girdabıyla başbaşa kaldı. Sağlık, eğitim, ulaşım gibi temel kamu hizmetleri bakımından tümüyle İstanbul’a bağımlı olan Adalar halkı, özellikle 1990’lı yılların sonlarından itibaren bu alanlardaki yoksunluğu derinden hissetmeye ve Adalar’daki yaşamı paraya çevirecek arayışlara yönelmeye başladı. Kentsel ve mekansal hafızanın silindiği, ekonomik yaşamı dönüştürülmüş, kentsel belleği tırpanlanmış ve yoksunlaştırılmış Adalar’da yıkım süreci bu dönemde hızlanmaya başladı.

Sayfiyeden turistikleştirmeye doğru gelişen süreçte Adalar’ın İstanbul’un diğer sayfiyelerine oranla yaşadığı “kentsel gecikme”, tek ya da iki katlı bahçeli evlerden oluşan, Osmanlı-erken Cumhuriyet döneminden arta kalan ızgara planlı gridal yerleşim modelinin korunmasını ve balıkçılık, seracılık gibi ekonomik faaliyetlerle desteklenen bir yazlıkçı-yerli ekonomisi içindeki  mahalle yaşamının 1980’lere kadar görüntüde korunabilmesini sağlamıştı. Ancak sağlık, eğitim, ulaşım gibi alanlarda yaşanan büyük yoksunlukla, yasadışı imar uygulamalarıyla, doğal alanların çitlenmesi gibi uygulamalarla, kentsel-doğal mekanların ticarileştirilmesiyle ve mülk devrinin büyük bir hızla devam etmesi sonucunda Adalar’daki sosyal ve ekonomik yaşam 20 yıl içinde büyük ölçüde süpürüldü.  1976 ve 1984 tarihli koruma-sit alanı kararlarının yarattığı korunma şemsiyesi bizzat Adalar’da yaşayanlar tarafından çeşitli yerlerinden delinmeye başlarken, Adalar bölgesi turizm ve emlak endüstrileri tarafından 2000’li yıllardan itibaren “yatırım yapılabilir” alanlar haline gelmeye başladı.

images-28
Büyükada fayton kuyruğu

 

İstanbul’un 1980’lerden itibaren  yaşadığı neo-liberal megapole dönüşme süreci Şile, Çınarcık, Erdek gibi diğer “ötelenmiş” sayfiyelerde olduğu gibi Adalar’ın da 1990’ların sonundan başlayarak hızla turizm endüstrisinin hatlarına bağlanmasına ve hızlı bir turistikleştirme (touristificaton) süreci yaşamasına neden oldu. Fütursuz bir hayvan sömürüsünün örneği olan faytonlar, tarihi dinsel ve kültürel mekanlar, orman alanları, plajlar, kıyılar, restoranlar ve konaklama tesisleri hızla günübirlik turizmin birer enstrümanına dönüştürüldü. Yaklaşık 14 bin kişinin yaşadığı İstanbul Adaları’nda, önemli bir kısmı Büyükada’da olmak üzere 500’e yakın işletme yılda 7 milyona ulaşan günübirlik ziyaretçiye hizmet vermeye başladı. Konut ve konut+ticaret alanlarından ve özellikle çarşı bölgelerinden konutların kovulup pür ticari alanlar haline gelmesi süreci hızlandı.

images-30
Aya Yorgi’de dilek kuyruğu!

Kentsel-doğal mekânların yağmalanmasına ve geleneksel etkinliklerin ticarileştirilmesine odaklanan turistik faaliyetler yoluyla biriktirilen sermaye Adalar’da yaşayan dar gelirli kesimler açısından temel “kurtuluş” yolu haline gelirken daha büyük aktörler açısından Adalar artık “yatırım yapılabilir” bölgeler haline geldi. Büyükada’da Lido ve Seferoğlu gibi “tesisler”,  otel, motel ve pansiyonlar, dolgu alanlarda yayılan su sporu kulüpleri bu arayışın ürünü olarak şekillenirken, turistikleştirme sürecinde yaşanan gecikme Adalar’da ticari sermaye birikimine yaslanan yerel dinamiklerin  palazlanmasını sağladı. Toptancılık, marketçilik, restorancılık, otelcilik, müteahhitlik, faytonculuk gibi iş alanlarında biriktirilen sermaye turizm endüstrisinin mekanları için yatırımlara dönüşmeye başladı. Kimi sivil girişimler bu süreçte turizmi destekleme programları yürütürken, Adalar’daki faytonlar az sayıda kişinin elinde toplanmaya, toptancılık, restorancılık, müteahhitlik, otelcilik gibi iş ve işletmeler çapraz bağlarla birbirine bağlı, yerel kamu kurumlarında da uzantıları olan az sayıda ailede birikmeye başladı. Adalar’ın tarihinden, kültüründen, mimari zenginliğinden ve doğal yaşamından geriye ne kaldıysa bir “turistik sömürge” olarak metalaştırılmaya ve yağmalanmaya başlandı. 2017 yılında 32 milyon yabancı turistin geldiği (5), 2019 yılında ise 48 milyona yakın turistin ziyaret ettiği Türkiye dünya turizminde altıncı sıraya yükselirken (6) bu rakamın önemli bir bölümü İstanbul’a ve Adalar’a geldi. İstanbul’un Suriçi-Sultanahmet ve Boğaz’dan sonraki üçüncü büyük uğrak yeri (destinasyonu) haline getirilen Adalar’ın yaşadığı turistik “kentsel sömürge”ye dönüşme süreci dünyadaki diğer örneklere giderek daha fazla benzemeye başlarken, kentsel ve doğal yıkım örnekleri de artmaya başladı. Bu sürecin hem merkezi hem de yerel yönetim tarafından desteklenerek  gelişeceği, İBB bünyesinde kurulan İstanbul Turizm Platformu gibi girişimler eliyle sürükleneceği de anlaşılıyor. (7)

images-25
Büyükada’da 1980’lerde başlayan “iskele modası”…

Adalar’da yaşayanları kendi mahallelerine yabancılaştırarak birer ziyaretçi konumuna sürükleyen, iskeleler, vapurlar, motorlar, kahvehaneler gibi minör mekanları ve ada hayatının temel düğümlerini metropol kaosuna açılan birer solucan deliğine dönüştürerek gündelik hayatın bağlamını sınırlayan bu çarpıcı turistikleştirme süreci başta Büyükada olmak üzere tüm adalarda sosyal ve kültürel hayatın yıkımına yol açtı. Yaşanan mekanın turistikleşmesi Adaların geleneksel yazlıkçı-kışlıkçı ekonomisini tamamen yıkıma uğratırken, yazlıkçılar Adalar’dan uzaklaşmaya, yerlilerin büyük bir bölümü de geleneksel ada yaşamını terketmeye başladı. Airbnb’nin yaygınlaşması, artan emlak hareketleri, beach kültürünün hakimiyet kurması, orman alanlarının ticarileştirilmesi ve kıyıların işgali Adalar’ın geleneksel mekanlarını olduğu gibi sosyal ilişkilerini de yeniden şekillendirdi. Kiraların artışı, fiyatlar genel düzeyinin hızla yükselmesi, pahalı ulaşım gibi turistikleştirmenin olağan sonuçlarının yanı sıra turistlerin dev kalabalıklar halinde ziyaret ettiği kentlerde barınan herkes gibi Adalar’da yaşayanlar da turistik bir mekanda yaşamanın tüm sorunlarıyla yüzleşmeye başladılar.  Turistlerin instagram fotoğrafları için bir arka fon oluşturmak, gelecek hafta ve sonraki hafta komşusunun kim olacağını bilememek, pazara gidip alışveriş yapmak için domates fotoğrafı çeken turistlerin çarşıyı terketmesini beklemek, faytonlara koşulan atların ölmesi gibi sorunlar gündelik meseleler haline geldi… (8) Bu noktada dünyanın diğer turistikleştirilmiş birkaç bölgesinden  ve adasından örnek vermek durumun anlaşılmasını ve geleceği görmeyi kolaylaştıracaktır.

chp-liler-vapurlarla-3-34104_b
Ada vapuru kuyruğu-Eminönü

 

İstanbul Adaları’ndan dünya adalarına turistikleştirme…

Tayland’ın Phi Phi Adaları’nda bulunan mercan resiflerini günde 5 bin kişiye ulaşan selfie arayışındaki turist topluluklarından korumak için kıyı bölgelerini yılın 4 ayı tümüyle turistlere kapatma kararı veren Tayland hükümetinin ya da Boracay Adası’nı ekolojik restorasyon için 6 ay boyunca turistlere kapatmak zorunda kalan Filipinler hükümetinin yönelmek zorunda kaldığı önlemler, sürecin İstanbul’da ve Adalar’da varacağı son noktayı göstermesi açısından önem taşıyor. Büyük bir kentsel ve ekolojik yıkıma yol açan turistikleştirme süreci açısından  her yıl 22 milyon kişinin ziyaret ettiği ve yaşayan bir şehirden çok dev bir turistik gezi ve alışveriş merkezine haline gelen Venedik’in durumu da farklı değil. 70 bin kişinin yaşadığı Venedik günde ortalama 70-90 bin kişi arası ziyaretçi alıyor.

Tayland-Ko Phi Phi Lee Adası Maya Koyu © AP PHOTO / SAKCHAİ LALİT
Tayland-Ko Phi Phi Lee Adası Maya Koyu © AP PHOTO

Turistlerin fotoğraf albümleri ve instagram story’leri  için aktörlere dönüşen Venedik halkının mutsuzluğu, yılda 10 milyon ziyaretçi ağırlayan Mallorca’da yaşayanların durumundan farklı değil. Tematik bir gezi parkına dönüşen Venedik’te 2030 yılında tek bir yerel ikamet sahibi kalmayacağı tahmin ediliyor. Yerli nüfusun hızla yaşam alanlarından sürüldüğü ve büyük turistik işletmecilere dönüşemeyen yerel esnafın ve halkın terk etmek zorunda kaldığı Mallorca ve Venedik’te artık turist vergisinin arttırılması, Airbnb’nin yasaklanması gibi öneriler tartışılırken (9), bu süreç Türkiye’de Bozcaada’nın ve Büyükada’nın birkaç yılda geçirdiği dönüşümü de aydınlatacak nitelikler taşıyor. Turistik baskı nedeniyle Kore’de Seul’un Hanok beldesindeki yerli nüfusun yaşadıkları yeri terketmek zorunda kalmaları (10) da, İskoçya’da Edinburgh’a sadece 2019 yılının Noel tatilinde gelen 929 bin kişinin yarattığı kaos da turistikleştirmenin sonuçlarına dair zengin veriler sunuyor. (11)

Sonuç olarak bugün, geçmişte bir dereceye kadar Adalar’ın iç dinamiklerinin kontrol edebildiği, yerel nüfusun rengini verebildiği sosyal ve ekonomik ilişki dünyası artık işgal, yağma, şiddet, kâr ve siyasal kariyer hırsı ve piyasalaştırmaya dayalı neo-liberal değerler tarafından yönetiliyor. Turistikleştirmenin ana sürükleyicisi olduğu bu tablo içinde belediye başkanlarını ve yöneticilerini yıkım ve çözülmenin sonuçlarını denetlemeye ya da bu süreçten pay almaya zorlanan birer “sömürge valisine” dönüştüren bu “turistik sömürgeleştirme” süreci sadece yöneticileri etkilemiyor. Adalar’da yaşayan her kesimi yaşadığı yere, Adalar’daki yaşam kültürüne, mekana, mahalleye, hayvan haklarına ve doğaya ihanet eden birer suç ortağı ve işbirlikçi haline gelmeye zorluyor.

03_buyukada_at_mezarligi_08
Adalar turizminin köleleri: Atlar

Herkesin bir diğerini sosyal ve siyasal sermaye olarak kullanmaya çalıştığı, kasaba kurnazlığının kaba ya da inceltilmiş biçimlerinin hüküm sürdüğü grup, parti, kulüp, dernek, meclis, konsey, girişim, proje ve benzerlerinin dünyası da bu koşullarda Adalar’ın sorunlarıyla ilgilenen birçok insanı gerçeklik algısını çarpıtan, hareketsizliğe sürükleyen dedikodu ve rekabet tuğlalarıyla inşa edilmiş kafeslere hapsediyor. Bu büyük çöküntü dalgası içinde Adalar’ı bir turistik alan olarak yeniden etiketlemekten ve seyahat acentalarının kataloglarında Adalar’a “turistik bölge” logosunu yapıştırmaktan başka bir anlamı olmayan UNESCO kültür mirası projeleri (12), sağlık, yemek, eğitim, mimari vs. “kültür turizmi” arayışları, birer katılım simülasyonu olan kent konseyi tartışmaları ve envai çeşit sivil girişim sosyal ve ekonomik yaşamda herhangi bir dönüştürücü etkisi olmayan etkinlikler içinde sürüklenip gidiyor. Kuşkusuz neo-liberal kentleşmenin ve turisitikleştirme sürecinin kültürel, ekonomik ve sosyal sonuçları olduğu kadar psiko-politik sonuçları da var. Bu nedenle Yassıada’nın imara açılmasında sorumluluğu olanları ya da geçmişte Adalar’da turizmi geliştirmeye çalışanları koruma projelerinde görmek, at ölümlerini normalleştirenleri ve faytonculuğun atlar için katliam boyutuna varan gelişiminde payı olanları “atları kurtarma” eylemlerinde görmek şaşırtıcı olmuyor.

Sonuç olarak Adalar’da yaşayanların gerçeklik algısını çarpıtan, insanları adada yaşıyor olmanın sosyal ve doğal bağlamından tümüyle koparan, adaları insanlar ve diğer canlıların paylaştığı müşterek bir mekân olarak değil, “turistik bir destinasyon”, “sürdürülebilirlik örneği”,  “yönetim planı bölgesi”, “nostalji alanı”, “kişisel sıçrama tahtası” olarak gören düşünce ve davranış biçimleri karşısına yaşamın gerçek renklerini, sorunlarını ve tartışmalarını koymak için fazla zamanımız yok.

Bu çöküntü sürecinde yeterli olmayacağını bildiğimiz “mıntıkayı savunmanın” ötesine geçmek,  kentsel, sosyal ve ekolojik yıkım kapımıza dayanmışken kenti ve doğayı, İstanbul’u, Adalar’ı ve Marmara’yı bir bütün olarak düşünmekten başka yolumuz yok.

Samimiyet, kararlılık, cesaret, yaşama sevinci ve neşe düşüncelerimize eşlik etsin…

 

Dipnotlar:

(1) Ursula K. Le Guin,(1990)  Mülksüzler, Metis Yay., s.294

(2) Ayrıntılı bir özet için bkz. Kostopoulou, S. Ve Kyritsisstella,(2006) A Tourism Carrying Capacity Indicatorfor Protected Areas, Anatolia: An International Journal of Tourism and Hospitality Research Volume 17, Number 1, pp. 5-24 ve Buckley, R., (1999) An Ecological Perspective on Carrying Capacity, Annals of Tourism Research, Vol. 26, No. 3, pp. 705-708,

(3) Dönüşüm süreci hakkında bkz. Kurtuluş, H. ve Türkün, A. (2005)İstanbul’da Kentsel Ayrışma: Mekansal Dönüşümde Farklı Boyutlar, Bağlam Yay., İstanbul.

(4) Türkiye’de sayfiye kültürü ve dönüşümü hakkında hayli renkli ve detaylı incelemeler barındıran bir derleme için bkz. Bora, T., (1997), Sayfiye: Hafiflik Hayali, İletişim Yay., İstanbul ve Yağan, N.B., Sayfiye’nin Dönüşümü

(5) Global tourism hits record highs but whogoes where on holiday, https://www.theguardian.com/news/2019/jul/01/global-tourism-hits-record-highs-but-who-goes-where-on-holiday

(6) https://www.cnnturk.com/ekonomi/turist-sayisi-48-milyonu-asti

(7) https://www.ibb.istanbul/News/Detail/36092

(8) Groundwater, B. (2017), Barcelona, Berlin, Rome and Venice: The cities that are sick of tourists. Traveller, 21 June 2017

(9) ’ Paradise Lost: Beautiful Island Ruined by Tourism, https://www.telegraph.co.uk/travel/lists/beautiful-islands-ruined-by-tourism/?fbclid=IwAR2uxB3lGok8Yby30fnLZQHv2vuB7qmnST1ZSvuRYAjJg1jxX8bVFVMiWGo

(10) http://www.koreaherald.com/view.php?ud=20171023000511

(11) https://www.theguardian.com/uk-news/2020/jan/05/rebel-alliance-formed-to-halt-disneyfication-of-edinburgh

Benzer bir istatistik Adalar için de sözkonusu. Adalar’a geçtiğimiz 2019 Kurban Bayramı’nda sadece şehir hatları vapurlarıyla gelen kişi sayısının 246 bin olduğu ŞHİ tarafından açıklandı. Motor seferleriyle birlikte dört günlük sürede bu sayının 500 bini aştığı tahmin ediliyor.

 (12) “Kültür Turizmi”nde rota UNESCO’ya göre belirleniyor, https://www.aa.com.tr/tr/kultur-sanat/kultur-turizminde-rota-unescoya-gore-belirleniyor/1453614

 

 

images-18

About 9ada1deniz

Check Also

heybeliada-daki-yangin-kontrol-altina-alindi

Heybeliada yangınının gösterdikleri…

12 Temmuz 2020 günü Heybeliada’da yaşanan yangın, adada yaşayanların katkısının yanı sıra İstanbul ve İzmir’den sevkedilen ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir