Home / 9ada1deniz / Yeni Kent Hakkı: Kolektif Tüketim
tumblr_n75x3uxeoS1tewk84o6_1280

Yeni Kent Hakkı: Kolektif Tüketim

Andy Merrifield *

Devlet ideolojik ve maddi açıdan insanları desteklemektense ideolojik ve maddi açıdan sermayeyi, özellikle finans sermayesini ve ticari sermayeyi desteklemeye başladı ve yepyeni bir kent sorunu ortaya çıktı. Castells’in eski kent sorununun en büyük eksiği, kentsel olanı pasif, kentsel olanı sermayenin üretken bir şekilde yağmaladığı bir mekân olarak değil, yeniden üretimin mekânsal birimi olarak yorumlamasıdır: Sermaye artık kolektif tüketim bütçelerine aktif olarak el koyuyor, kentsel mekânı bir meta, salt bir finansal varlık olarak fiyatlandırıp, bunu yanı sıra insanları istismar etmenin yanında onları yerinden de ederek arazinin değerini artırıyor. Burası, tam da yeni Haussmannlaştırmanın çirkin politik-ekonomik yüzünü gösterdiği yerdir

Modern zamanlarda demokrasisinin belirleyici özelliklerinden birisi demokrasi yokluğudur. Temsili siyasi kurumlar insanlara hizmet etmek yerine kendisine ve iktidarda olanların ekonomik çıkarlarına hizmet eder; finansal kurumlar insanların ekonomik kapasite edinmesi içinken sıradan insanları kazıklamakla, sıradan insanları devasa borçlar altında bırakmakla, bizleri yalnızca (bir o kadar yaygın olan) ihmal, suiistimal ve hileyle değil, bu kurumların gündelik işleyişiyle soymakla meşguldürler. Dünyanın neredeyse her yerinde insanlar modern “demokrasi”nin büyük ve uslanmaz yalanlarla delik deşik edildiğini uzun süredir biliyor. Ancak ne olursa olsun bireyler ve aileler olarak kendi gerçeklerini, kendi baş etme mekanizmalarını yaratarak, yer yer baş eğerek, hayatla elinden geldiğince barışık yaşayarak bu yalanlara sıklıkla sessizce katlanıyor. Bazen, oldukça nadiren, insanlar demokrasi yokluğunun çok ağır bastığını hissediyor ve bu konuda kolektif bir şeyler yapmaya karar veriyor. Sokaklara çıkıp toplumsal bir hareket, gerçek demokrasi için mücadele eden politik bir hareket olarak örgütleniyor; mücadele edenlerin “gerçek” demokrasinin neye benzediğine dair fikirleri yetersiz olsa bile.

Son yıllarda dünyanın dört bir yanında demokratik olmayan siyasi kurumları, bunların liderlerini ve demokratik olmayan finansal kurumları ve bunların patronlarını protesto etmek için insanlar topluca sokaklara dökülüyor. İnsanlar bunu dünya genelinde yüzlerce kentin sokaklarında yaptı – ve yapmaya devam ediyor. Tunus ve Mısır gibi ülkelerde, bu demokratik mücadeleler, başka bir şeye özlem duyan insanların kolektif gücünün görünüşte çetin bir politik yapıyı bir kenara attığı 1968’in coşkulu reform hareketi “Prag Baharı”nı akla getirecek şekilde “Arap Baharı” adını aldı. Batı ülkelerinde muhalif dağarcık hâlâ kulağa yeni ve taze gelmekle beraber şimdiden ortak bir dil halini aldı: Occupy, Indignados, %99, New Majority vb. Tüm bu grupların ortak noktası olan ve aktivizmini bir araya getiren, tepeden tırnağa asalak bir sermaye birikim rejimiyle yoksun bırakan mevcut siyasi-ekonomik hayata dönük ortak bir memnuniyetsizliktir. Hükümetteki asalaklar ile iş dünyasındaki asalaklar bir salgın gibi birbirini güçlendirir ve tüm dünyadaki serveti yiyip yutarak ilerleyip, sadece üretken olmayan faaliyetlerle büyüyüp üretken kapasiteyi çarçur ederek, toplumsal bedenin içini kemirerek kendinden daha büyük bir “konak” organizmadan beslenir.

Bu hareketleri aynı ölçüde birleştiren diğer bir şey ise ortak şikayet ve kolektif dayanışmayı ifade etmek için kentin bilinen mekanlarını ve yeni sosyal medyayı kullanmalarıdır. Aşırı sömürücü antidemokratik küresel yönetişim sistemimizin yanı sıra aşırı sömürücü antidemokratik küresel kentleşme sistemimize –bu kitabın yakından incelemeyi amaçladığı, birbiriyle ilişkili bir tema– itiraz ederek yeni direniş şekilleri ortaya konuyor. Aslında kitabın temel kaygılarından biri, bu sistemi politik açıdan sorgulayıp, mevcut aktivizmi güçlendirip ileriye taşıyarak, siyaset ile diyaloğa giren bir kuram kadar kuram ile diyaloğa giren bir siyaset ortaya koyarak bu sistemi kuramsal olarak dönemselleştiren kavramlar geliştirmek.

Dolayısıyla kuram ve siyaset Yeni Kent Sorunu’nun temelini oluşturuyor. Zaman zaman, “Kent Çalışmaları Nereye Gidiyor?” başlıklı giriş bölümünde olduğu gibi kentsel çalışmalar alt disiplinini, uzmandan öteye, pozitivistten öteye, “gerçek dünya” ile akademik kuram arasında, bilgi ile ideoloji arasında, nesnellik ile öznellik arasında ontolojik bir fark gören tartışmaların ötesine taşıma, akademiyi açma isteği ile kurama akademiden yaklaşılıyor. Bence deneycilik ve pozitivizm bu “yeni” kent sorununun önemli bir bileşenini tam olarak anlama yetimizi zayıflatıyor: yeni Haussmannlaştırma. Kentsel nüfus patlamasına, x kişinin y sene içinde kentsel alanlarda yaşayacağına ve kentsel nüfusun küresel ölçekte devasa bir orana ulaşacağına dair ardı arkası kesilmeyen medya iddiaları ve “uzman” görüşleri –bütün bu Malthusçu korku tüccarlığı– mevcut kent sorununu çevreleyen sınıf ve iktidar meselesini bulanıklaştırıyor.

Yeni Haussmannlaştırma, eski kentsel gelişim, kentsel değişim ile bölüp yönetme, toplumsal ve siyasal çevreyi değiştirmek için kentsel fiziksel çevrenin değiştirilmesi ve sınıf atlatılması masalına dair yeni bir fikir verir. 19. yüzyıl Paris’ine olan artık küresel ölçekte oluyor; [bu politikalar] güçlü kentsel ve ulusal politik-ekonomik güçler tarafından sadece büyük başkentlerde değil, ulus-ötesi finans ve iş dünyası elitleri tarafından her şehirde uygulanıyor ve ulusal hükümetler tarafından onaylanıyor. Bu hükümet içi ve dışı sınıf güçleri her zaman bilinçli bir şekilde birlikte hareket etmese de yeni bir kent dokusunu hem yaratan hem parçalayan, bütün dünyayı örten küresel bir standart oluşturuyor.

“Kent dokusu” terimini “şehirler” terimine tercih ediyorum. Bunun nedenlerinden birisi, bu dokunun tuğla ve harçta, çelik ve betonda, normalde kentlerin inşa edilmesiyle ilişkili gördüğümüz şeylerde fiziksel bir hal alsın almasın her yeri kuşatması. Bu terim, “kentsel” dünyanın kentleşmesini anlamak için daha soyut ve daha somut bir yol çünkü kendini az büyümenin yanı sıra aşırı büyüme, terk etmenin yanı sıra aşırı kalabalık ve az gelişmişliğin yanı sıra aşırı gelişmişlik olarak gösteren bir süreç hakkında düşünmemize yardımcı olur. Bu ikisi, aktif yaratma ve yaratıcı yıkım, yakından ilişkilidir; aynı yaşam formunun yaşam gücünün ayrılmaz parçasıdır. Bu doku Batı’dan Doğu’ya, Doğu’dan Batı’ya, Şanghay’dan San Diego’ya, San Francisco’dan Vladivostok’a, aynı zamanda kutuplar arasında aşağıdan yukarıya ipliklerini örerken ve dünyayı sararken, onun doğasına inersek, atomaltı evreni inceleyen bir kuantum araştırmacısı gibi bu dokuyu incelersek aslında devasa bir makro gerçeklik olan oldukça ilginç bir mikro gerçeklikle karşılaşırız.

Bu kentsel doku içerisinde küresel Kuzey ile küresel Güney arasında, şehir merkezi ile banliyö arasında, kent ile kır arasındaki eski ayrımlar, artık, geliştirilmesi ve üzerinde yeniden düşünülmesi gereken gereksiz, kaotik kavramlardır. Özellikle bugün kentsel dokunun her yerinde merkezler ve banliyöler, şehirler ve banliyölerdeki şehirler ve banliyöler, coğrafi açıdan çeperde olan merkezler, birdenbire yeni merkezler haline gelen banliyöler olduğunu görüyoruz. Bütün bunlar olurken, kırlar ise kendisini, aslında doğanın kendisini savunmasına şahit olan biçimde kentleşmiş ve sanayisizleştirilmiş şehirlerin kırsallaşmış hali olarak buluveriyor. Sınır tanımayan bir dünyada her yere duvarlar inşa edilmeye devam ediliyor. Gezegensel kentleşme dünyayı hem birleştirir hem böler; gezegensel vatandaşlarını birleştirir ve böler.

Eski kent sorununda, savunucularından biri olan Manuel Castells’in 1970’lerde ifade ettiği şekliyle “kentsel” olan toplumsallaşmış mal ve hizmetler, devlet tarafından finanse edilen “kamusal” mal ve hizmetler üzerinden olarak tanımlanmıştı; Castells bunları “kolektif tüketim” öğeleri olarak, konut ve okul, hastane ve toplu taşıma gibi ortak tüketilen mallar, müştereken tüketilen mallar olarak adlandırmıştı.  Castells bunların emek gücünün yeniden üretimi için işlevsel açıdan önemli toplumsallaşmış mallar olduğunu söylemektedir: Bunlar, işçilerin barınmasını, işe zamanında gitmesini, var olma nedeni okuma yazması olan ama uyumlu, hakim düzene pek de sorun yaratmadan itaat eden insanlar üretmek olan kurumlar tarafından eğitilmesini sağlarlar. Castells, kent sorununun, devletin bu durumu nasıl yönettiği, kolektif tüketimi nasıl düzenlediği, kolektif tüketimi nasıl planladığı ve finanse ettiği, kendi siyasi meşruiyetini kolektif tüketim üzerindeki kontrolü ile sağlamasına dair bir sorun haline geldiğine inanıyordu. Kent, Castells için, bu toplumsal yeniden üretimin, emek gücünün yeniden üretiminin “mekânsal birimi” idi; üretimin mekânsal birimi olarak tanımlanmamıştı çünkü Castells’e göre bölgesel ve giderek artan şekilde küresel olarak işlemekteydi. Kentsel siyasete gelirsek, Castells’in bakış açısı iki kola ayrılıyordu: devletin müdahaleleri ve devletin müdahalesine sıradan insanların yaptığı müdahaleler. Devlet böylece sermaye ve emeğe müdahalesini kentsel bağlamda gerçekleştirdiği sürece sınıf mücadelesini ve toplumsal mücadeleyi etkiliyor, dağıtıp yönünü saptırıyor, yerinden edip sindiriyordu.

Yeni Kent Sorunu’nun büyük kısmı Castells’in kent sorununun artık arkaik bir kent sorunu olduğunu vurgulamaktadır: Onun zamanından bu yana mücadelenin kazanımları ve kayıpları ile alan belirgin bir biçimde değişti. Castells bunun büyük ölçüde farkındaydı ve bu sadece eski kent sorununu (ve The Urban Question’ı) değil Marksizm’i de terk etmesinin nedenlerinden –hatalı bir neden– biri oldu. Kurunun yanında Marksizm de yandı. Castells için kentsel politikanın bütün motivasyonu, sıradan insanların sendikalardan farklı bir rol üstlenen hareketler içerisinde örgütlenmesi, resmi siyasi partilerden farklı gündemler ifade etmesi, mahalle kaynakları ve kentsel özyönetim konularını, uygun fiyatlı konuta dair işçi sınıfı endişeleri, geleneksel sol örgütlerin alanı dışında kalan şeyleri ileri sürmesiydi. Talepler genellikle küçük burjuva, orta sınıf unsurlarını içeren, “resmi” sınıf sınırlarını aşan, tekil konulara dair şikayetlerdi. Bunları bir araya getiren Castells, yeni bir siyasal özne belirledi: kentsel toplumsal hareketler. 1970’li yıllardan 1980’li yıllara geçerken kentsel toplumsal hareketler, kıta Avrupası –ve diğer yerlerde– devlete karşı çıkarak ve kolektif tüketime yatırımın, çalışan insanlara yatırımın devam etmesini talep ederek şekil aldı.

Mali krizler ve ekonomik gerileme bu döneme damgasını vuracaktı. Bunu takiben ideolojik ve ekonomik fikirlerde bir değişim, kapitalist devletin işine bakmasında bir değişim gerçekleşti. Kelimenin neredeyse tam anlamıyla işine bakmasında. Geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki bu dönem yakında neoliberalizmi doğuracak bir ara dönem olmuştur. Castells’in tezi açıklanamaz olanın karşısında çökmeye başladı: toplumsal yeniden üretim için çok önemli olan, sermaye için çok işlevsel olan, kapitalizmin hayatta kalması için çok gerekli olan kolektif tüketim öğeleri – Devlet bunları finanse etmekten nasıl vazgeçebilir? Devlet ideolojik ve maddi açıdan insanları desteklemektense ideolojik ve maddi açıdan sermayeyi, özellikle finans sermayesini ve ticari sermayeyi desteklemeye başladı ve yepyeni bir kent sorunu ortaya çıktı. Castells’in eski kent sorununun en büyük eksiği, kentsel olanı pasif, kentsel olanı sermayenin üretken bir şekilde yağmaladığı bir mekân olarak değil yeniden üretimin mekânsal birimi olarak yorumlamasıdır: Sermaye artık kolektif tüketim bütçelerine aktif olarak el koyuyor, kentsel mekânı bir meta, salt bir finansal varlık olarak fiyatlandırıp, bunu yanı sıra insanları istismar etmenin yanında onları yerinden de ederek arazinin değerini artırıyor. Burası, tam da yeni Haussmannlaştırmanın çirkin politik-ekonomik yüzünü gösterdiği yerdir.

Yeni Haussmannlaştırmaya işaret etmek, bunu siyasi bir niyetle, militan bir niyetle yapmak Yeni Kent Sorunu’nun diğer kilit unsuru: Peki ya kent siyaseti? Küresel bir strateji, dünyayı yağmalamaya ve tekrar organize etmeye yönelik egemen sınıfın stratejisi olarak yeni Haussmannlaştırmaya içkin olan yalnızca onların yukarıdan gelen siyasi gerekliliği değil, aynı zamanda bizim aşağıdan hâlâ ortaya çıkmakta olan içkin dip akıntımız. Yeni Haussmannlaştırma kısaca kendi Ötekisini oluşturur, bir mülksüzleştirme ve ayaklanma diyalektiğinin yanı sıra tetikte bekleyen ve gizlice planlayan bir isyana güç verir. Dolayısıyla hoşnutsuzluklarına. Bu dünyanın her yerinde böyledir. Dolayısıyla yeni Haussmannlaştırma yalnızca bir mekân siyaseti, yukarıdan –bazen gerçek anlamıyla yukarıdan– mekânın paramiliterleştirilmesi ile kontrol altında tutulabilen bir süreçtir. Aşağıdan gelen, sokaktaki isyan her zaman düşük teknolojili, taşlı sapanlıdır ve yeni Haussmannlaştırmanın draması kentsel bölünmenin her iki tarafında, güçlü merkezler kadar dışlanmış çeperlerde, “küresel Kuzey” kadar “küresel Güney”de, dışarının içinde olduğu kadar içerinin dışında da kendini ifade eden gerçek bir kentsel iç savaş olarak kendini gösterir; duvarlar ile surların, bankacılar ile banliyölerin savaşıdır.

Yine de kentsel toplumsal hareketlerin tam olarak hangi özgünlüğe sahip olduğunu bilmek zor, tabii gerçekten bir özgünlükleri varsa. Acaba “kentsel”in “toplumsal hareket” kavramına getirdiği ne? Bugünlerde kentseli tanımlayanın bir toplumsal hareket fikri olduğunu düşünmeye daha yakınım. Geçmişte, “eski” kent sorununda, Castells gibi akademisyenler toplumsal bir hareket inşa etme sorununu çözmek için dikkatlerini kente vermekteydi. Günümüzde kent sorununu çözmek için bir toplumsal hareket inşa etmemiz gerekiyor. Ancak burada bile “toplumsal” fikri gereksiz ve totolojik geliyor. Tüm ilerici hareketler bir şekilde toplumsal olmayacak mı? Asıl onaylanması gereken, bir demokratik kitle hareketi olarak eşsizliğini kabul ettirmeye çalışan, tüm dünyadaki toplumsal hareketlerin dağınık parçalarından demokrasi inşa eden bir siyasal hareketin yaratılmasıdır. Böyle bir demokratik siyasal hareket, tüm farklı toplumsal hareketlerin, yerel sorunlar (günümüzde ister istemez ortak küresel sorunlar) için mücadele edenlerin kendilerini gerçekte olduğundan daha önemli hale getirmesi gerektiği anlamına gelir; neoliberal suç ve kabahatlere dair hikayelerini paylaşarak ve kendilerini dışarıya, gezegensel bir düzleme iterek alternatif medya aracılığıyla kendi aktivizmlerini tanıtmalı, kendi gündemlerini ve şikayetlerini daha geniş kitlelere duyurmalıdırlar.

Pek çok kişi gibi ben de “Arap Baharı”ndan en son örneği İstanbul’un Taksim Meydanı’nı dolduran, Erdoğan’ın boyun eğmez, tepeden inme otoriter rejimine karşı protestolar olan “Occupy” hareketi başlığı altında ele alınan aktivizme kadar son yıllarda dünyanın farklı noktalarında patlak veren demokrasi mücadelelerinden ilham aldım. Zuccotti Park ve Tahrir Meydanı gibi, Puerta del Sol ve Syntagma Meydanı gibi, Taksim Meydanı’ndaki hoşnutsuz insanlar arasındaki karşılaşmalar, tepede bir meşruiyet krizi habercisi iken toplumun alt kısmında demokratik bir an oluşturuyor. Ve burada yine bu hareketlerin ne kadar kentsel olduğunu sormak bana yanlış bir soru gibi geliyor. Daha iyi bir soru şöyle olabilirdi: Bu hareketler anti-kapitalist siyaset kavramını, bu kavramın günümüzdeki ve gelecekteki potansiyelini nasıl yeniden tanımlıyor?

Bu demokratik dürtünün siyasi tehlikeleri ve olasılıkları Yeni Kent Sorunu’nda hatırı sayılır bir yer buluyor; “iyi” kuram ile “etkili” siyaset arasında, ilkinin illa ikincisine yol açmaması nedeniyle doğrudan bir ilişki görmesem bile. Ama kuramsal açıklama –kentsel dünyaya neler olduğuna dair daha derin bir içgörü; zengin, güçlü insanlar tarafından bir birikim stratejisi olarak nasıl kullanıldığı; mekânsal ve sosyal eşitsizliklerini nasıl ürettiği–, bunların hepsi insanları düşünme kapasitesiyle; neyle karşı karşıya olduğumuzu düşünme, kızgınlık ve bilmenin öfkesini yöneltmeyi düşünme kapasitesiyle donatabilir. Kuram bu sürecin yaygınlığını ön plana çıkarabilir. (Hatırlamak gerekirse Hegel, düşünmenin “bütüne dair bir his” oluşturması gerektiğini söyler.) Kuram bize hepimizin bu işin içinde olduğunu, bu direnişin kitle direnişi olması gerektiğini, bugünleri atlatmak için tek yolun bu olduğunu öğretebilir.

Yakın zamanda merhum Stéphane Hessel “Indignez-vous,” yani öfkelenme ihtiyacını hatırlattı.  Öfkelenmeliyiz, dedi Hessel, insanların haklarının hiçe sayılmasına, dünyanın her köşesindeki hükümetlerin kendi vatandaşlarının haklarını savunmadaki beceriksizliğine ve isteksizliğine. Hükümetler kendi sermayedarlarına ve serbest piyasacılara mali destek sağlamakla daha ilgili görünüyor ya da sermayedarlar ve serbest piyasacılar hükümetin kendisi oldu. Hessel, vatandaşların kendi haklarını savunması için tam zamanı olduğunu söylemişti; kitlesel öfkelenme zamanı, kişinin kendi hakkını savunma hakkını savunma zamanı. Hessel özellikle şu anki düzende geleceği hiçbir şekilde güllük gülistanlık olmayan gençleri kışkırtmak istemişti; 20’li yaşlarındakilerin şimdi karşı çıkmasını, huzurlu bir ayaklanmayı planlamasını ve hazırlamasını istemişti.

Ayaklanma  fikri kıta Avrupası’nda uzun bir geçmişe sahiptir. (Muhtemelen Anglo-Sakson eşdeğeri “isyan”  ve orada da uzun süren bir gelenek var.) “Ayaklanma” kavramının ilk resmi kullanımı 1789 yılında Fransız Devrimi sırasında oldu; daha sonra 1840’larda patlak veren işçi ve yurttaş mücadelelerinde militan bir slogan haline geldi; 1871 yılında, Paris Komünü sırasında, dénouement’a ve dönemine özgü sınırlara ulaştı. Bu kitapta bu geçmiş mücadelelerin bazılarını, sıradan insanların onları istismar eden asalak aristokrat seçkinlerden kurtulmak için tasarlanmış mücadelelerini ve bu seçkinlerin yerini alan liberal burjuva sınıfını ele almak istiyorum. Bu geçmiş mücadeleler hâlâ yüksek desibele sahipler ve yankılanıyorlar. Bizi hâlâ eğitmeleri mümkün; günümüzde ayaklanma –veya büyük “İ” ile İsyan– pasifist kalamasa da: Mülksüzleştirilmiş insanlar haklarının apaçık çiğnenmiş olduğunu gördüğünde, şiddet kaçınılmaz olarak konunun bir parçası haline gelir.

“Haklarla ilgili tartışma” beni hiçbir zaman çok heyecanlandırmamıştır ve nedenini bu kitapta söyleyeceğim. İnsan hakları ve örneğin “kent hakkı” gibi diğer haklar, yalnızca haklar konusunda soyut ve içi boş tartışmalara bırakılmayacak derecede önemlidir, acildir. İnsanların haksızlığa ve zulme karşı kendilerini savunmak için destek alabileceği hiçbir temel evrensel hak yoktur. Genel anlamda, direnişin iki güzergâhı, kişinin “haklarını” kazanması için iki yol vardır ve her ikisi de talep etmekten ziyade almaktan geçer; her ikisi de bir yandan yasayı diğer yandan yasanın çiğnenmesini içerir. Bu ikincisinde, kanun koruyucu “şiddet”i kanunu çiğneyene atfeder; Margaret Thatcher’ın Nelson Mandela’nın Afrika Ulusal Kongresi’ni (ANC) şiddet yanlısı, yasadışı “terörist” örgüt olarak görmesine oldukça benzer bir şekilde…

Kişinin haklarını somut bir şekilde koruması demek, hukukla yakından ilgilenmek, kanunun lafzını yorumlaması, bunu yaratıcı ve ilerici bir şekilde yapması için yetenekli bir avukat tutmak; onun yasayı bir tekillik olarak değil bir bilim, bir felsefe olarak –yasa ne olmalı?¬– saf tutan, tarafsız olmayan, hukuk sistemi ve ahlaki gerekçeler arasındaki, “gerçekler” ve “değerler” arasındaki bağlantıları anlayan bir yasa olarak kullanmasını sağlamaktır (bkz. Bölüm 9). Roberto Unger gibi eleştirel hukuk akademisyenlerinin sıklıkla söylediği üzere, hukuk kaygan, çelişkili ve belirsizdir ve dolayısıyla “dönüştürme ihtimaliyle doludur”. Bununla beraber egemen sınıfların yargı gibi, yasa ve düzen sistemi gibi iktidar kurumlarına saldırmak ve bunlara gizlice sızmak, hukukun hem esnetilmesi hem çiğnenmesi anlamına gelir. Yönetenlerin gözünde isyan yasadışı bir şeydir, kamu düzenini ve medeni kanunları ihlal eden bir şeydir. Pek çok durumda yasalar, Platon’un Thrasymachus’unun en açık şekilde söylediği üzere (bkz. Devlet, I. Kitap) güçlüler tarafından ve onlar için yazılmıştır; başka bir deyişle, adalet sadece “daha güçlü olan için avantajlı olan”, güçlüye faydası olan ve ardından mahkemelerin bilgeliği olarak kutsal kabul edilendir. İsyan, bunun aksine, bu yasaların yanlış olduğunu, bunlara uymayacağımızı, örgütlü, kolektif siyasi katılım ile bu yasaları parçalayacağımızı veya değiştireceğimizi söyleyen ortak bir dili ifade eder. Yeni Kent Sorunu’nda beni en çok ilgilendiren bu ikincisi; kanunları çiğneyen, popüler demokratik arzuyu ileri taşımak için burjuva yasalarını çiğneyen siyasettir.

Her hâlükârda hukuka dayanarak ya da hukuku ihlal ederek, mahkeme salonunun içinde veya dışında, “haklarla ilgili tartışma” asla gerçek anlamda konuşmanın bir parçası haline gelmez. Her ikisi de pragmatizm gerektirir: hukukun pragmatizmi ve İsyan pragmatizmi. 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi’nde belli belirsiz tanımlanan barınma ve refah hakkı dışında hiçbir anayasada yazılı bir “kent hakkı” yoktur. Ama özellikle burada dilin belirsizliği, en ilerici ve yetenekli avukatları mahkeme dışında bir çözüme, sokaktaki çözüme yönlendirecektir. Bildirgenin 25. Maddesi şöyle der: Herkesin gıda, giyim, konut ve tıbbi bakım da dahil olmak üzere, kendisinin ve ailesinin sağlığı ve refahı için uygun bir yaşam standardına hakkı vardır.

Kim buna karşı çıkabilir ki? Dahası bundan önce, 17. Madde iki ibare içerir: (1) “Herkesin tek başına ya da başkalarıyla ortaklaşa mülkiyet hakkı vardır.” ve (2) “Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.” Madde 25 ve Madde 17 kent hakkına dair her türden tartışma açısından dikkat çekicidir. Fakat bu iki hak doğrudan çelişkili –burjuva anlamda çelişkili– değil mi? Mülkiyet hakkı yoksulları şehirde bir yerden mahrum bırakır, genellikle göze çarpan bir yerden, hatta belki de merkezden; yine de görünüşe bakılırsa, kimse mülkiyet hakkından, dolayısıyla kent hakkından yoksun bırakılamaz. Dahası herkesin uygun barınma ve refah hakkı vardır, ama mülk sahipleri bu evrensel hakkı inkâr etme özel hakkına sahiptir çünkü kimse onları mülkünden mahrum bırakamaz. Bu ikilem nasıl çözülür?

Bu ikilem, aynı anda hem konu özelinde hem enine boyuna, yasal açıdan yaklaşılarak ve siyasal açıdan genişletilerek çözülebilir ya da en azından ele alınabilir. Bununla kastettiğim, söz konusu şikayete odaklanmaktır: kira zamları, yerinden edilme, belirli bir kentsel mekâna kamusal erişimin engellenmesi, polis tacizi, kamu “düzenini bozma” kovuşturmaları, eylemcilerin önleyici tutuklanması, sivil polislerin yasadışı şekilde eylemci gruplara sızması vb. Burada insan hakları, anayasal haklar veya kent hakkı gibi “haklar”dan bahsedilebilir, ancak asıl ihtiyaç duyulan yasal temsildir; kişinin kendi haklarını hukuki, pragmatik, bireysel veya kolektif olarak savunmasıdır. Bu seçenek duymazdan gelinirse ki genelde böyle olur, diğer bir seçenek, meselenin yaygınlaştırılması, siyasi olarak seferber olmak, bir İsyan kampanyası, demokratik özlemleri ifade eden bir kitlesel kentsel siyasal hareket örgütlemektir.

Bu iki yol tabii ki birbirini dışlamaz. Şüphesiz birlikte seyredebilir, aynı anda bile. Bu esnada birisi bu iki yönlü kampanyayı KENT HAKKI genel sloganı altında düzenlemek istiyorsa öyle yapsın: Hedefinize doğru ilerleyin, taktik açısından ve pratik anlamda işe yarıyorsa bu bayrağı kullanın. Fakat gerçekten toplumu değiştirmek veya toplumun nasıl değiştiğini anlamak için insanların haklarını kullanıp kullanmadığını tartışmanın bize bir nebze bile yardımcı olduğuna inanan var mı? Kuşkusuz her şeyden önemlisi, insanların etkili eyleme dahil olup olmadıkları. Ve eylemler siyaseten etkiliyse, etkili olmasını sağlayan koşulları saptamak isteyebiliriz. Bu koşullar “haklar” olduğu için değil; siyaseten etkili eylem herhangi bir ilerici hareket inşa etmenin can alıcı noktası olduğu için. İleriki bölümlerin, size sunduğum bu kitabın en önemli meselesi, hareketin inşası. Buradaki yeni kent sorunu, farklı, geliştirilmiş bir “kolektif tüketim” fikri, aramızda gizlenen özel asalaklara karşı kamusal bir önleyici üretme mücadelesinden başka bir şey değildir.

Teşekkür

Anne Beech, David Harvey, Neil Brenner ve Louis Moreno’ya teşekkürü bir borç biliyorum; onlarsız bu kitap mümkün olmazdı.

[Bu yazı, Andy Merrifield’ın Tekin Yayınları tarafından Kent-Mekân-Direniş serisi kapsamında yayımlanan Yeni Kent Sorunu kitabının önsözüdür; Duygu Toprak ve Ceren Akyos tarafından çevrilmiştir]

About 9ada1deniz

Check Also

sivriada_h130_f3f9b

Sivriada kurtuluyor: Anayasa Mahkemesi Sivriada’yı imara açan kanunu iptal etti!

(dokuzadabirdeniz.com) Anayasa Mahkemesi, Yassıada ve Sivriada’nın imara açılması sürecindeki davalar hakkında kendisine başvuran Danıştay Altıncı Dairesi’nin talebiyle, 3 Nisan ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir