Home / ada öyküleri / Narçiçeği Sokağı
resim3

Narçiçeği Sokağı

NARÇİÇEĞİ SOKAĞI – Ceren Cevahir Gündoğan

 

Çok uzun zamandır buradayım.  Kendimi bildim bileli ve sanki insanlar önümden geçip gittikçe, kendimi bilmediğim zamanlardan da beri buradayım…  Kınalıada’nın en eskilerinden sayılırım.  Yavrusuna seslenen anne martıyı mı anlatayım? Eğer o kış çetin geçiyor ise aç kalmasın diye köpekler ve kediler, Pangaltı’ndaki işkembeciden onlar için yemek  gönderen madamı mı? Çalılıklarda birbirinin eline gizlice mektup tutuşturan aşıkları mı? Tanıklığınız arttıkça, yaşınız büyüdükçe her şeyi görürsünüz. Ama gördüklerimi size, nasıl dillendireyim? Kuşları dinleyin, anlatırlar belki…

Yaz, adaya yakışır derler. Kınalıada’ya çok yakışır. Çocuklar denize koşturur, kadınlar sabah kahvelerini de içtikten sonra inerler denize. Yanlarında yiyecek-içecek sepetleriyle. Ah nasıl da güzel kokusu vardır o sepetlerin. Her biri damla sakızlı, mahlepli çörekler, kurabiyelerle doludur. Bir de limonata. Hiç içmedim ama kokusunu alabiliyorum. Görüp duyabiliyorum. Hayırsızada’ya köpekler sürüldüğünde burada değildim ama yanımdan gelip geçenlerden duydukça, o köpeklerin uğultusu kulağımda kaldı. Sanki ben de oradaymışım gibi, duyduğum her şeyi yaşamış gibi oluyorum. Biraz kederliysem nedeni budur belki de… Zaten, orman köpekleri yaşar burada. Hayırsızada’dan kaçabilenlerin torunlarıymış. Ben barındırıyorum onları. Bazen birbirlerine saldırıyorlar, aşağı mahallenin köpekleri ile benim buranın köpekleri. Bildiğim tüm dilleri konuşup yatıştırıyorum onları. Süryanice, Ermenice, Kürtçe, İbranice, Türkçe sesleniyorum. Biraz da Fransızca. Sesleniyorum ama bazen duymuyorlar beni. Belki de çıkmıyor sesim, içimden yatıştırıyorum onları kim bilir?

Bir ömür adanın kınalı geliniydim. Önümden geçip giden herkes, yaşlısı-genci bana hayran olurdu. Sevinirdim, mutlu olur parlardım. Herkesin, her şeye zamanının olduğu vakitlerdeydik. Kışın akşam vapuru adaya yanaştığında, İstanbul’daki işlerinden dönen erkekler fırından ekmek alıp evlerinin yolunu tutar, tüm evlerin sarı-sıcak ışıkları yanardı birer birer. Evlerin her birinden çörek kokuları gelirdi. Sevgi kokuları gelirdi, her dilden birbiriyle münakaşa eden, birbirine kızan ve affeden o gün ne olduysa birbirine anlatan ailelerin sesleri gelirdi. Bazı müzisyen olacağım tutkusu yüzünden aile mesleğini sürdürmesini isteyen babasıyla tartışıp uzun saçlarını savuran bir delikanlının kapıyı çarpma sesi, bazı amcazadesiyle değil kışlıktaki komşu delikanlıyla evlenmek isteyen Zaruhi’nin bahçedeki hıçkırıkları… Hepsini bilirim. Biraz deşseniz beni hepsinin sesi bendedir,  saçılır ortaya. Şimdi kim bilir nerededir Zaruhi? Bahçede kahve içip sohbet eden kuyriklerden duydum. Amcazadesiyle evlenip Amerika’ya yerleşmiş. Bir evladı çocuk felcinden yatalakmış. O narin güzelliğinden de pek bir şey kalmamış.

Ah bir de düğünler yapılırdı ki, öyle eğlence nerede görülmüş? Rakılar, mastikalar içilir danslar edilirdi. Ben de öyle akşamlarda daha çok hanımeli kokardım, sümbül, gül kokardım hep. Çiçekler açardım yol boyu. Aşkla evlenenler güzel koksun isterdim. Aşksız evlenmek zorunda kalanların da içi sıkılmasın, çiçek kokularının rehavetiyle sarmalansınlar da bunalıma düşmesinler isterdim.

Böyle uzun zaman geldi geçti.  O zamanlar sanki hepimizin çocukluğuydu hiçbir şey bizi üzmüyordu.  Hiçbir neden yokken mutlu olduğumuz zamanlardı. Sokaklar boyu neşeyle koşturan sadece çocuklar değildi. Anneler, babalar, dedeler, yayalar, tantikler, daydaylar… Herkes bitimsiz çocukluk evresini uzattıkça uzatmış ve birbirleriyle bu ortak neşeyi sürdürüyordu. Her güzel anın acı bir şekilde sonlanacak olmasını elbette bizler de sezer ama önemsemezdik. Bunca neşeyi ne olabilirdi de bıçak gibi kesip, baltayla parçalara ayırabilirdi? O içten ince ince fısıldayan tehlike sesini önemsemeyecek kadar mutluyduk. Sonra bir şey oldu. Günün birinde oldu. Çocuklar dahil herkes yaşlandı. O zaman anladım ki korku da mutluluk gibi bulaşıcıymış. Bir kere kaygı kumaşından yama yapılmış bir elbiseyi giymeye görsün, eskisi gibi, hiç korkmamış gibi olamazmış insan. Aylardan Eylül’dü.  Ada’ya Ada’nın dışından korkutucu bağırışlarıyla erkek insanlar teknelere doluşup gelmek istedi. Engellenemeselerdi Adalıların evlerine saldıracaklarını sanıyorum. Evlerde hararetle dinlenen radyodaki ses yurdun belli başlı yerlerinde saldırılardan bahsediyordu. Bir hafta boyunca hiç kimse evinin bahçesine çıkmadı. Çıkabildiklerindeyse ellerinde birkaç bavul çekip gittiler. Bir daha dönene rastlamadıysam da gidenlerin torunlarından birkaçının sonraları geldiğini biliyorum. Onların da çoğu miras kalan evleri satmak için gelmişti.

Aniden her şey silindi. Artık yazlıkçılar-kışlıkçılar diye ikiye ayrıldı dil. Birbiriyle merhabalaşan insanlar, ”Adalı mısın?” sorularıyla karşılandı. 10 yıl Ada’da yaşamayan hiç kimse Adalı sayılmadı.

Kışın evlerin sarı-sıcak yanan ışıkları birer birer söndü. Şimdi tek tük kaldık burada. Düğünler azaldı. Yine de hanımeli kokuyorum, gül kokuyorum, mimoza kokuyorum. Olur a, öyle kokunca ortalık, herkes birbirine sevgiyle bakar, aşkla bakar. Birbirinden başka ama birbirinin dilinde buluşurlar.

Kış olduğunda hüzün çöküyor üzerime. Bomboş sıram sıram evleri gördükçe… Bir zamanlar her şey ne de güzeldi. Bir zamanlar…

Bir gün, kamyonetin tepesinde bir kaç adam geldi. Önümde durdular. Bir an ne de çok sevindim, yine eskisi gibi beni çok sevecek, şu tabelaya bakın diyerek adıma hayran kalacaklar diye… Öyle olmadı. Koparıp almaya çalıştılar beni. Direndim. Ellerindeki kerpetenlerle çivilerimi söktüler bu sefer. Asılı olduğum nar ağacının arkasına attılar beni. Yok yok, hiçbir yerim acımadı. Kalbimi söküp almışlar ama yine de yaşıyormuşum, görüp, duyabiliyormuşum gibi oldu. Nar ağacındaki yerim boş kaldı. Bu sefer tekrar kamyonete gidip kırmızı-beyaz bir levha aldılar. Biri tuttu, diğeri çiviledi en gösterişli duvarın üstüne. Şöylece bir uzanıp bakmak istedim, göremedim. Adamlardan biri diğerine benim için ”bunu ne yapalım ağabey?” diye seslendi, aldı beni. Diğer adam ”at oraya gitsin” dedi. Fırlatılıp atıldım. Kamyonet gürültüyle uzaklaştı.  Atıldığım yerde gördüm, astıkları levhayı: Nar Çiçeği Sokak yazıyordu üzerinde. Yağmur yağmaya başladı. Ağladım belki de, bilmiyorum. Kavuşamayan aşıklar ağlaşırdı asıldığım ağacın önünde. O gün ben de kavuşamamacasına ayrı düştüm bir şeylerden. Gece sabaha dek kuşlar, kediler, köpekler ağlaştı nar ağacının üstünde, altında, önünde. Hiç kimse duymadı.

Sonra bir gün, köpeğini gezdiren bir adam geldi. Bu sefer fırlatılacağım yeri kestirmeye çalışıyordum. Bari nar ağacımın yanına düşsem diye düşünüyordum.

Ama öyle yapmadı. Aldı beni, kederle baktı bana. Usulca koydu yere. Biraz sonra tekrar geldi, bu sefer yanında genç bir kadın da vardı. ”Baksana, nasıl da atmışlar böyle güzel bir şeyi” diyerek beni gösterdi ona, ”ah canım” dedi kadın. ”Ne yapmışlar sana…” Adam, usulca, şefkatle çıkarttı üzerimde kalmış çivilerimi, koltuğunun altına aldı beni. Kadının elinden tuttu, birlikte benim sokağımdan yürümeye başladık. Her ikisinin de gözleri nemliydi.

Şimdi, evlerinde en güzel duvarda asılıyım. Beyefendi yazarmış. Çalışma odasında, masasının karşısına astılar beni. Arkadaşlarım da var. Küçük tatlı biblolar: Kirve, Osman, Karataş, Mahno, Kuki, Dambıl üzerimde oturuyor. Köpekleri Keje de beni çok seviyor. Yolun bir kısmında beni ağzıyla o getirdi eve. Keje’nin yavruları Mavro ve Çita henüz bebekler. Onlar oyun sırasında birbirinin canını yaktığında yatıştırıyorum onları. Ninniler söylüyorum bildiğim tüm dillerde. Süryanice,  Ermenice, Kürtçe, İbranice, Türkçe. Biraz da Fransızca. Bazen anlamıyorlar beni veya işlerine öyle geliyor. Benim elimden kaç yavru köpek geçti, onlara mı bakamayacağım. Hepsini hatırlıyorum. Her şeyi hatırlıyorum. Sayılarını bilmiyorum  ama, öyle çoktular ki… Hayırsızada’ya sürüldü herkes. Belki bir gün tüm torunlar geri gelir. Anlatırım onlara, büyükanne, büyükbabalarını.

Bu ev Nar Çiçeği Sokak’ta değil.  Adam, telefonda konuşurken bazen, karşısındaki kişi nerede oturduğunu sorduğunda, ”Nar Çiçeği Sokağı’nın karşısında…” diyor, göz kırpıyor bana bakıp. Ben de göz kırpıyorum ona. Zaten ömür dediğin bir göz kırpımlık.

About 9ada1deniz

Check Also

10374512_1584569198438215_1975770775722001107_n

Mesele “Üç Beş At” Meselesi; Yaşam Hakkı Meselesidir

Mesele “Üç Beş At” Meselesi; Yaşam Hakkı Meselesidir – Abdullah Onay (Heybeliada) Adalar’daki fayton tartışmaları ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir