Home / 9ada1deniz / Gıdanın Müşterekler Siyaseti
musterekler

Gıdanın Müşterekler Siyaseti

Gıdanın Müşterekler Siyaseti – Umut Kocagöz

 

1. Gıdanın Müşterekliği ve Gıda Sistemi

Canlıların yaşamsal faaliyetinin temelinde yatan beslenme, günümüz dünyasında “gıda sorunu” olarak karşımıza çıkıyor. Tarih boyunca yeterlilik, sürdürülebilirlik, kitlesel açlıklar ve kırımlar üzerinden şekillenen ve tanımlanan gıda sorunu, insanların kurduğu medeniyetlerin sonuncusu olan kapitalist dünyada, bu dünya gibi gelişmiş eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin de yeniden üretilmesinde önemli bir pay teşkil ediyor. Gıda, günümüzde çok çeşitli biçimlerde konuşulan bir meseledir: Tarımsal üretimden toprak sorununa, market raflarındaki ürünlerden sofraya, paketlemeden etiketlemeye ve sertifikalandırmaya, bir çok mesele, “gıda” başlığı altında konuşulmaktadır.

Beslenmeyi en basit anlamıyla karnın doyması ve yaşamsal fonksiyonların yerine getirilmesi olarak düşünmek eksik olacaktır. Canlıların sağlığını koruyan ve onaran, onlara güç ve enerji veren bir faaliyet olarak beslenme yaşam hakkının vazgeçilmez bir parçasıdır. Dolayısıyla, beslenme esasında sağlıklı beslenmeyi, sağlıklı beslenme de sağlıklı gıdalar ile beslenmeyi beraberinde düşünmeyi zorunlu kılar.

Sağlıklı gıda, herkes için bir zorunluluk olarak tanımlandığında, gıdayı müşterek olarak düşünmenin imkânı ortaya çıkar. Ancak bu imkân ilk bakışta çok kolay belirmez. Nihayetinde üretim, işleme, dağıtım ve tüketim gibi devasa ilişkiler çerçevesinde gerçekleşen gıda hadisesi, içinde mülkiyet ilişkilerini, metalaşmayı, ticareti ve tüketimi barındırır. Diğer yandan gıda kullanım değeri üzerinden belirlenir; besler, doyurur, tüketilir. Bu geniş kapsamda baktığımızda, gıdayı müşterekler çerçevesinde düşünebilmemizin ilk temel koşulu onu yalnızca bir tüketim nesnesi olarak düşünmeyen, metalaşma süreci boyunca kat edilen bütün ilişkileri hesaba katan daha bütünlüklü bir kavrayışı zorunlu kılar (Akbulut, 2015). Önerdiğimiz bu bakış açısında “gıda” olarak adlandırılan şey bir süreçtir. Toplumsal ilişkiler içinde kurulan ve anlam kazanan bu süreci anlamak için, her tekil gıda ürünü arkasındaki toplumsal-politik ilişkileri takip etmemiz gerekir.

Gıdanın müşterekliğini gıdayı bir süreç olarak tanımamızı sağlayan ilişkiler çerçevesinde ve bu ilişkiler içerisinde yer alan (oluşan) aktörler üzerinden düşünebiliriz. Dolayısıyla gıda, gıdanın üretim, işleme, dağıtım ve tüketim süreçlerini bir bütün olarak, yani bir gıda sistemi olarak düşünmemizi gerektirir. Gıda sistemini, yani gıda etrafında ortaya çıkan bütün ilişkileri ve aktörleri sorunsallaştırmak bize gıdanın müşterekliğini düşünme imkanı verecektir. Dahası, gıda sisteminde yaşanan şirketleşme ve metalaşma ilişkilerine karşı gelişen müşterekleştirme pratiklerini yine bu bağlamda görme ve anlama imkanımız bulunmaktadır.

Müşterekler, kimseye ait olmayan, dolayısıyla mülkiyet ilişkilerinin dışında düşünmemizi gerektiren ilişkileri varsayar. Müşterek, burada herkese ait olan ve kimseye ait olmayandır (Adaman, Akbulut ve Kocagöz 2017). Gıdanın müşterekliğini konuşmak meşakkatli bir meseledir, zira toprak mülkiyetine ve şirket egemenliğine dayalı bir tarımsal yapıdaki müştereklik imkânını görmek, müşterekleştirme imkânını takip etmek, yani gıdayı herkes-için tanımlayan (Akçay ve Kocagöz, 2018) süreçleri, pratikleri ve imkanları kavramak, müşterekleştirme imkânlarını ve bu imkânların kurucu aktörlerini belirlemek, bir dere, orman, bilgi vb. gibi görece daha kolay görülebilen müştereklik imkânının ötesinde bir mesaiyi gerektirmektedir. Bu da müşterekler meselesine dair özcü bir bakış açısından ziyade ilişkisel bir bakış açısını zorunlu kılmaktadır (Bknz: Adaman, Akbulut ve Kocagöz, 2017; Akçay ve Kocagöz, 2018).

Bu ilişkisellik bize, gıda sürecini kapsayan ilişkileri düşünme noktasında müşterekler siyasetini konuşma imkânı verir. Çünkü, gıdanın müşterekliği, bir yandan gıdanın kendisini bir müşterek olarak tanımlamamızı, yani herkes-için gıda önermesini düşünmemizi zorunlu kılarken, bir yandan da gıda sürecinin çeşitli aşamalarında ortaya çıkan ilişkilerdeki müştereklik imkânlarını düşünmemiz imkanını verir. Müştereklerin savunulması, ele geçirilmesi ve yeni müşterekler yaratılması gibi farklı müşterekler siyaseti katmanları olduğunu hatırlayacak olursak, bu farklı katmanları ele alabileceğimiz bir bakış açısı, müşterekleştirme pratiklerinin aktörlük üzerinden oluşan ilişkilerini de hesaba katmamızı gerektirmektedir.

Peki, gıdayı bir müşterek olarak tanımlamanın önemi nerdedir? Birincisi, mevcut gıda sistemine bir alternatif düşünmek istiyorsak, bunu mevcut sistemin bir eleştirisi olarak yapmamız gerekir. Şirket mantığı karşısında, gıdayı bir meta olarak tarif etmeyen müşterekler yaklaşımı bunun için biçilmiş kaftandır. Gıda, tam da herkes-için olduğu koşulda aktörlerin özgürleşeceği bir süreç olarak düşünülebilir. İkincisi, gıdayı bir müşterek olarak tanımlamak, gıda sistemine yönelik siyaset önerileri için bir zemin sunmaktadır. Mevcut gıda sistemine karşı alternatifler üretmenin zemini, aktörlerin doğru tanımlanması ve hangi aktörlerin ne tür ittifaklar içinde buluşabileceğini doğru tespit etmekle mümkün olabilir.

Gıda sistemi, gıda üreticisi, işleyicisi, dağıtıcısı ve tüketicisi/kullanıcısı aktörlerin de oluşum sürecini ve ilişkilerini ifade eder. Günümüz dünyasında hâkim olan gıda sistemi, gıda-tarım şirketlerinin yönetim zihniyeti etrafında, kâr amaçlı şirket mantığına bağlı olarak şekillenmiştir. Dünya çapında hâkim olan bu şirketler, gıda üretim, işleme, dağıtım ve tüketim zincirini kâr mantığı etrafında örgütlemekte ve yönetmektedir. Buna bağlı olarak da bu ilişkileri piyasa rasyonalitesine tabi kılmakta, piyasa ilişkileri içinde kâr maksimizasyonuna bağlı olarak şekillendirmektedir. Bu durum, gıdanın üretim ilişkilerinden küresel fiyat dalgalanmalarına, gıda üretim girdilerinden emek maliyetine, tüketim mekânlarının tasarımından tüketilecek ürünlerinin besleyici niteliklerine bir takım çıktılar üretmektedir. Bu sisteme endüstriyel gıda sistemi veya şirketleşmiş gıda sistemi diyebiliriz.

Gıdanın kâr maksimizasyonu mantığına göre şekillenmesi, gıdanın canlıların beslenmesi sürecinin temeli olması ile çatışır. Tohumdan sofraya kadar olan bütün süreç ve bu süreç içinde yer alan bütün aktörler kâr maksimizasyonunun tam boyunduruğu altına alınmaya zorlanmakta, bu aktörlerin kurduğu ilişkiler de metalaşma süreçleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Böylece tarım şirketleşmekte, tarımsal yapıları oluşturan aktörler tam boyunduruk yasalarına tabi kılınmakta; kırsal müşterekler çitlenmekte; işleme organizasyonları özelleştirilmekte, finansallaşmakta; gıda tedariği piyasalaşmakta; gıda kullanıcıları da sınıfsal katmanlara ayrıştırılmakta ve özneleştirilmektedir.[1]

Gıdanın müşterekliği ya da müşterek bir gıda siyaseti için bu süreçlerin bütünselliğini gören, buradaki aktörleri tanımlayan ve hangi aktörlerin ne tür dinamikler üzerinden müşterekler siyasetine angaje olabileceğini tartışan bir hat öngörmemiz gerekir. Her tekil aktör kendi bağlamı içerisinde bir takım ilişkilere bağlı olarak oluşmakta ve gıda sistemine dahil olmaktadır. Aktörlerin gıda sistemi üzerinde söz sahibi olması, gıda sisteminin yönetim süreçlerine doğrudan katılımı ve belirleyiciliği, yani gıda egemenliği bu açıdan müşterek gıda siyasetinin temeli olarak görülebilir.

2. Türkiye’de Gıda Sorununun Kökenleri

a. Tarımsal Yapının Dönüşümü

Coğrafi konumu son derece tartışmalı olsa da, Türkiye 90’ların sonunda Avrupa ve Ortadoğu civarındaki son köylü ülkesi olarak değerlendirilmekteydi (Hobsbawn, 2006). Türkiye, kendi iç piyasasına yeterli bir tarım yapabiliyor, fındık, çay, pamuk, meyve-sebze gibi ürünlerini ihraç edebiliyordu. Pazarda her daim taze ve güvenli meyve-sebze bulunabiliyor, yerli mahsül bakliyat, raflarda yerini alıyordu. Tarımsal yapının en geniş kesimi olan küçük toprak sahibi çiftçiler, devlet destekli kooperatifler yoluyla ürünlerini satabiliyor, çiftçiliğe devam edecek motivasyonu sağlıyordu. Elbette bu tablo Türkiye tarımı açısından her şeyin yolunda olduğu veya Türkiye’de bir gıda sorunu olmadığı anlamına gelmiyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’sinde Marshall planı kapsamında hayata geçen “yeşil devrim” Türkiye tarımındaki yapısal dönüşümü takip etmek için önemli bir momenttir (Aysu, 2014). Bu süreçle birlikte tarımda mekanizasyon, sanayi odaklı üretim süreçlerinin gelişimi, küçük çiftçiliğin gıda piyasasına bağımlı hale getirilmesi ve tarımda tek tip ürün desenini ifade eden monokültür[2] üretim sisteminin hâkim gelmesi hızlanmış ve yerleşik bir olgu haline gelmiştir. Türkiye tarımının modernizasyon süreci bu açıdan kapitalist pazarın oluşumu ve küresel pazara eklemlenmesi süreci olarak da düşünülebilir.[3]

Monokültür temelli tarımsal model, piyasa ilişkilerinde tutunamayan küçük çiftçilerin tarımı terk etmesine, orta ve büyük ölçekli tarım şirketlerinin ise piyasada daha fazla pay sahibi olmasına yol açtı. Köylünün çiftçiliği bırakması ile beraber tarımda proleterleşme de hızlanmış, mevsimlik işçilik, sözleşmeli çiftçilik gibi yeni emek biçimleri tarımsal yapıda daha fazla hâkim hale gelmiştir (Ulukan, 2009). Özetle, tarım piyasalaşan ilişkilere bağlı olarak bir takım tarım-gıda şirketinin söz sahibi olduğu, şirket tarımı modeli tarafından belirlenir hale geldi. Gıdayı tedarik eden, işleyen ve satabilen bu şirketler, üretici ve kullanıcılar arasındaki ilişkinin kopması, gıda ürünlerinin üretim sürecinin piyasaya tabi olması sonucunu doğurmuştur. Market, manav, tüketim kooperatifleri, bireysel/ailesel gıda tedarik ağları yerini hızla süpermarketlere bırakıyordu. Başka bir ifadeyle süpermarketleşme (Keyder ve Yenal, 2013), tarımsal şirketleşmenin bir diğer yüzü olarak kentlerde karşımıza çıkıyor; kentsel gıda tüketim ilişkilerinin belirleyeni haline geliyordu. Özetle, tarımda ve gıda üretim süreçlerinde yaşanan bu dönüşüm, yeni aktör tiplerinin oluşması ve bu aktörler arasında yeni tipte ilişkilerin gelişmesine sebep oldu. Bu yeni ilişkiler ve ilişki tipleri günümüz Türkiye’sinde gıda sorununun temelini oluşturmaktadır.

b. Gıda Tedariği

Gıda sistemleri açısından gıda tedariği, iki yönlü etki gösteren bir dinamiği ifade eder. Bir yandan süpermarketleşme ekseninde kurulan tedarik ilişkileri, halcilik, toptancılık, tüccarlık, küçük sanayi ve işleme gibi çeşitli tedarik ilişkilerini var eder. Bir diğer yandan, tarımın şirketleşmesi ve tarımsal üretimin de şirket ve piyasa ihtiyaçlarına göre şekillenmesi yönünde etki gösterir. Bu açıdan gıda tedariği meselesinin kendisi gıda sisteminin iki ucunu birbirine bağlayan bir ağ işlevi görerek sistemin kalbinde durmaktadır.

Üreticiler açısından gıda tedariğinin önemi, ürettikleri ürünlerin nasıl kullanılacağı, dolayısıyla ürünlerin kim tarafından tedarik edeceği meselesidir. 2000’lerin başına kadar devlet destekli tarımsal kooperatifler, birlikler veya devlet kurumları çiftçilerin ürünlerini tedarik eden esas kurumların başında geliyordu. Hububat, mısır ve çeltikte Toprak Mahsülleri Ofisi – TMO, fındıkta FİSKOBİRLİK, çayda ÇAYKUR, zeytinde TARİŞ ve MARMARABİRLİK, tütünde TEKEL, et, balık ve süt ürünlerinde Et ve Balık Kurumu (E.B.K yeni ismi Et ve Süt Kurumu – ESK)  pancarda PANKOBİRLİK gibi. Bu kurumlar, bir yandan üreticiden doğrudan ürün alarak destekleme politikasına kamusal temel oluşturmakta, bir yandan ürünü işleme kapasitesini kullanarak “kamu güvencesinde” gıda ürünleri üretmekteydi. Dolayısıyla hem üreticiler üretimlerine devam edecekleri kamu desteğine sahip oluyor hem de topluma doğrudan kooperatifler vasıtasıyla ürün tedariği sağlanıyordu. Bu kooperatiflerin devlet gözetiminde olduğu ve demokratik yapılar olmadığı, hükümet politikalarından özerk davranamadıkları söylenmelidir.

2000’lerin başında IMF ve Dünya Bankası gözetiminde hazırlanan Tarımsal Reform Uygulama Projesi – ARIP (Agricultural Reform Implementation Project) Türkiye’nin gıda sisteminde yapısal değişikliklere yol açtı. Bir yandan tarımsal desteklerin mantığı yeniden düzenlenirken, bir yandan  da serbest ticaret politikaları uyarınca tarımsal üretim ve tedarik kooperatifleri işlevsizleştirildi ve şirketlere dönüştürüldü (Aysu, 2014; 2015). Gıda sistemindeki piyasalaşma, üreticilerin kendilerini bir tür kırsal girişimcilere dönüştürme basıncı ile beraber düşünülebilir (Keyder ve Yenal, 2013). Kendi ürününü pazara kendisi sunma gibi bir süreçle baş başa kalan çiftçi, ürün borsasınını oluşturan dengeleri takip etmek; tüccarlar, tedarikçiler, gıda trendleri ile oluşan piyasaya kendini uydurmak zorunluluğu ile baş başa kalmıştır. Üreticiler ya piyasada çalışan birer girişimci gibi kendilerini konumlandıracak ve yeni neoliberal var olma biçimlerinin biçtiği gömleği giyecek, ya da piyasa rasyonalitesinin basıncına dayanamayarak üretimi ve köyü terk edecektir (ibid).

Kamunun “aradan çekilmesi”, dağıtım ve pazarlama maliyetini üstlenen ancak üretim ve tüketim aşamasında yer almayan “aracı” aktörlerin gıda sisteminde ön plana çıkmasına sebep olmuştur.  Bu süreçte hem pazara erişim sorunu yaşayan çiftçi, hem de son ürün kullanıcısı kaybetmektedir. Çünkü aracılık, içinde gıda işleme endüstrisinin, büyük lojistik sektörünün, hallerin, perakendecilerin, süpermarketlerin ve küçük esnafın yer aldığı devasa bir sektördür ve bu sektör içindeki aktörlerin tarım-gıda şirketleri ile kurdukları ilişkiler, tarım-gıda sisteminde bu aktörlerin güçlü ve baskın unsurlar olmasını mümkün kılmaktadır.

Üretim maliyetleri, lojistik, pazara erişim sorunu, tüketim alışkanlıkları vb. bir sürü dinamiğin belirlediği piyasa süreci, üreticilerin rekabet içindeki aktörlere dönüşümünü zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla üreticiler, verimliliği arttıracak, maliyeti düşürecek, lojistik masraflarını asgariye indirecek, kendi hane tüketim alışkanlıklarını düzenleyebilecek bir var olma biçimi bulmak zorunda kalıyor. Bu neoliberal rasyonalite (Dardot ve Laval, 2012) aktörlerin piyasa içinde kendisini bir şirket olarak kurmasını, girişimci olmasını, piyasa ihtiyaçlarına kendi yordamları ile cevap vermesini, dolayısıyla “hayatta kalmasını” zorunlu kılar. Köylerde üretim yapan çiftçiler de bu durumdan azade değil. Günümüzün yeni çiftçilik modeli girişimci çiftçiliktir. Kendini piyasanın dinamiklerine göre dizayn etmeyen çiftçilerin hayatta kalma şansı her geçen gün azalıyor.

c. Aktörleşen Tüketici

İş bu piyasa mekanizması gıda sorununun başka bir temeli olan “gerçek”, “hakiki”, “organik”, “sağlıklı”, “besleyici” gıda ihtiyacını karşımıza çıkarmaktadır. Gıda ürünlerinin gittikçe güvencesizleşmesi, sağlıklı gıdaya erişim sorumluluğunu tüketici üzerine yükleyen bir süreci de başlatmıştır. Sağlıksız beslenmenin yol açtığı sağlık problemlerinin yaygınlaşması, abur-cubur ve besleyici olmayan ürünlerin market raflarını doldurması, gıda ürünlerinde tahşiş hadisesinin yaygınlaşması, gıdanın ne olduğu sorusunu beraberinde getirdi.

Basitleştirerek söyleyecek olursak, üniversite eğitimi görmüş, belirli bir entelektüel birikime/sermayeye sahip, kent, ekoloji ve gastronomi meselelerinde duyarlılıklar taşıyan kent kesimlerinin sağlıklı gıda arayışı, bu arayışın kamusal bir talep olarak tarif edilmesinde, farkındalık oluşumunda ve gıdaya yönelik bilginin inşa edilmesinde önemli bir pay sahibidir. Bu bilgi, bir yandan “bilinçli tüketici” olarak ifade edilen bir kesimin ortaya çıkmasını, bir yandan bu kesimin ihtiyaçlarına yönelik bir piyasanın gelişmesini ve ifade edilen ihtiyacın piyasa ilişkileri içinde massedilmesini de tetiklemiştir. Böylece piyasa içinde organik etiketli ürünlerin yaygınlaşması, köylülerin ürünlerini satarken doğal ve köy ürünü gibi ifadeler kullanmasını gibi olgular ortaya çıktı.[4] İletişim teknolojilerindeki gelişmeler ve sosyal medyanın yaygınlaşması, kır ile kent arasında gıda üzerinden kurulan bağı bir girişimcilik olarak gören yeni tür aracıları da ortaya çıkardı: yüzde yüz doğal ürün satan lokal internet siteleri; Türkiye’nin her yerinden en iyi ve gurme ürünleri tedarik edebilen lojistik/doğalcı/gurme girişimler; doğal üretim çiftlikleri; tarladan evinize doğrudan/aracısız doğal/butik işletmeler; mahallelerde açılan organik dükkânlar; organik restaurantlar, kafeler, dernekler, etkinlikler…

Gelir düzeyi yüksek kesimler, her halükarda yüksek bedeller ödeyerek sağlıklı, besleyici, lezzetli ve yerel özellikler taşıyan gıda ürünlerine erişimlerini piyasa kanalları üzerinden sürdürüyor. Kır ile bir şekilde bağı devam eden kesimler, kendi akrabalık ve hemşehrilik ilişkileri üzerinden enformel yollarla gıda tedariğine devam ediyor. Ancak, kırla bağı çoktan kopmuş, yüksek gelir ve dolayısıyla alım gücüne sahip olmayan, gıda güvencesi sorunu yaşayan büyük çoğunluk, piyasa rasyonalitesi içinde şekillenen süpermarketlere, organik dükkanlara, web sitelerine, veya bildikleri üreticilere kendileri erişmek, kendileri seçmek, kendileri aktörleşmek durumundadır. Başka bir ifadeyle, büyük tüketici kesimi piyasa içerisinde satın aldığı her ürün ile birlikte kendi aktörlüğünü inşa eder.

Bu koşullar içerisinde, farkındalığa dayalı bir takım tercihlerin, bilinçli tüketiciliğin, bir takım iyilik peşinde koşan bireysel çabaların son derece kısmi olduğunu söylememiz gerekir. Bunun bir kaç nedenini sıralamak önemli. İlki, tüketim nihayetinde gıda sisteminin dört kesimlik döngüsünden bir tanesidir. Yukarıda aktarmaya çalıştığım üzere, gıda sisteminin her bir bölümü (üretim – işleme- dağıtım – tüketim) bir diğeri üzerinde etkileme ve değiştirme kapasitesine sahiptir. Ancak, bu kapasitenin kıstılı olduğunu ve genel üzerinde ancak kısmi ve yavaş dönüşümlere yol açacağını görmemiz gerekir. İkincisi, tüketim alışkanlıklarının bireysel bir tarzda çözülmesi, tüketicilerin tüketim ürünlerini seçme anındaki gücünü zayıflatan bir durumu ifade eder. Çünkü seçim sadece market rafındaki ürün ile son kullanıcı arasında yaşanan bir anlık mesele olmanın çok ötesindedir. Gıda sistemini kat eden üretim – işleme – dağıtım – tüketim ilişkilerinin her bölümü, bu seçimin niteliğini etkiler. Üçüncüsü, gıda sisteminin bütününü kapsayacak kamu politikaları geliştirilmediği sürece tüketim pratikleri çerçevesi şirketleşmiş gıda sistemi tarafından belirlenmiş bir takım seçim pratikleri ile sınırlı kalacaktır. Bu seçim pratikleri de, adaletsiz koşullarda, farklı sınıfsal dinamikleri ve sınıflar içindeki katmanlaşmaları baz alan ve adaletsizliği derinleştiren tercihler olarak karşımızda durmaktadır.

Özetle, gıda sisteminin farklı aşamalarında yaşanan bu dönüşümler, sistem içindeki aktörlerin piyasa rasyonalitesine tabi birer girişimci olması ve büyük şirketlerin de bu sürecin asli kazananı olması sonucunu ortaya çıkarmıştır. Elbette kâr maksimizasyonu mantığına dayanan şirketleşmiş gıda sistemi, halkın sağlıklı ve besleyici gıdaya erişimini değil, tarım-gıda şirketlerinin kârını önceleyen bir sistemdir. Türkiye’de gıda sorunun temelinde işte bu dinamik yatmaktadır.

3. Müşterek Gıda Politikaları

Bu bölüme kadar betimlemeye çalıştığım şirketleşmiş gıda sistemi tohumdan sofraya kadar giden süreçte yukarıdaki tipte aktörlerin oluşumuyla gerçekleşmektedir. Bu sistem, gıdada sınıfsal katmanlaşmayı ve adaletsizliği pekiştiren, aktörleri sistemin içine ancak bir piyasa oyuncusu oldukları sürece dahil eden, dolayısıyla kamusal politika üretim süreçlerinden dışlayan ve gıda üzerinde şirket egemenliğini icra eden bir modeldir. Gıdanın metalaşma süreci daha en başta, tohum-toprak üzerinden başlamakta, son kullanıcının market tercihlerinde tamamlanmaktadır. Müşterek gıda politikası için işte bu aktörlerin oluşum dinamikleri, direniş dinamikleri ve müşterekleştirme dinamiklerini takip etmemiz ve aralarındaki bağı görecek ve kuracak bir bakış açısı geliştirmemiz gerekmektedir.

a. Gıda Egemenliği

Müşterek gıda politikaları ancak bir takım somut ilişkilerden yola çıkarak ve bu ilişkiler içinde oluşan aktörlerin faaliyeti üzerinden inşa edilebilir. Bu politikalar için gıda konusunda hakiki aktörlerin belirleyici olması, politika üretmesi, bu politikaları icra edecek mekanizmalar geliştirilmesine odaklanılmalıdır. Üretimden tüketime kadar bütün süreçlerde örgütlenen aktörlerin katılımcı mekanizmalarla kendi gıda politikalarına karar verdikleri bir sistem ancak gıdanın müşterekleşmesini mümkün kılabilir.

1996 yılındaki 2. Genel Konferansında La Via Campesina[5], o zamana kadar özellikle Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun desteklediği ve devletlerin benimsemesini önerdiği “gıda güvenliği – güvenceli gıda” yaklaşımına bir alternatif olarak gıda egemenliği yaklaşımını geliştirdi. Gıda güvenliği kavramının şirket tarımı ekseninde kurgulandığını, üreticileri ve üretim koşullarını göz önüne almayan kısıtlı bir yaklaşım olarak geliştirildiğini ifade eden La Via Campesina gıda egemenliğini, küçük çiftçilerin ve üretici köylülerin tarımsal üretim sürecinin merkezinde olduğu, gıda sisteminin üretici ve tüketicilerin çıkarına yeniden tasarlanacağı, gıda üreten ve gıdayı tüketenlerin gıda sisteminin kalbine yerleşmesi gerektiği bir model olarak kurgulamıştı. Bu bakış açısı, gıda güvenliği konseptinin dışarıda bıraktığı gıdanın üretim koşulları meselesini gıda üzerine yapılan tartışmaların merkezine taşımayı önermekteydi. Böylece, köylü tarımı için merkezi önemde olan toprağa erişim, tohum, biyoçeşitlilik, meralara, ormanlara ve nehirlere erişim ve kullanım, doğal yöntemlerin kullanımı gibi meseleler tekrardan gıda sorunun asli unsurları olarak tanımlanmaktaydı.

2007 yılında Mali’nin Nyeleni kasabasında La Via Campesina öncülüğünde gerçekleşen Nyeleni Gıda Egemenliği Forumu, gıda egemenliği tartışmasını gıda sisteminin tüm aktörlerine doğru genişleterek küresel bir hareketin tohumlarını atmıştır[6]. Gıda egemenliğinin küresel ilkeleri belirlenmiş, şirket tarımına, endüstriyel gıda sistemine açıkça karşı çıkılmış ve gıda egemenliği mücadelesi toplumsal bir hareket olarak tanımlanmıştır. Bu forumda gıda egemenliğinin altı prensibi şu şekilde belirlenmiştir (aktaran: Kocagöz, 2018):

  1. Gıda Hakkı: Herkesin yeterli, sağlıklı, toplumun kültürüne uygun gıdaya erişim hakkı vardır. Gıda ticari bir mal değildir ve küresel şirketler tarafından yönetilmemelidir.
  2. Gıda Üreticilerinin Hakları: Geleneksel olarak gıda üreten bütün kesimlerin üretme ve yaşamlarını devam ettirme hakkı vardır. Gıda üreticilerinin üretim hakkı tasfiye edilemez. Kadınların her alanda söz hakkı olmalıdır.
  3. Yerel gıda sistemleri: Gıda sistemi yerelleşmelidir. Gıda sistemleri üzerinde üretici ve tüketicilerin karşılıklı inisiyatifine dayanan karar alma yöntemleri geliştirilmelidir. Üreticilere nitelikli, sağlıklı ve besleyici gıda üretme, bu ürünleri tüketicilere sunma hakkı tanınmalıdır.
  4. Ortak varlıklar: Köylülerin ortak varlıkları olan meralar, dereler, ormanlar; aynı zamanda üretim yapılan tarımsal araziler üreticiler lehine güvence altına alınmalı, ticarileştirilmesi reddedilmelidir.
  5. Bilgi ve deneyim aktarımı: Çiftçilerin yerel ve pratik deneyimine dayanan bilgi güvence altına alınmalı, yeni kuşaklara aktarılmalı ve ticaretin konusu olmaktan çıkartılmalıdır.
  6. Ekoloji: Doğa ile dost ekolojik tarım modelleri desteklenmelidir. Ekolojik tarım pratikleri iklim değişikliğine karşı gezegeni soğutur, toprağı ve iklimi onarır.

Şirket tarımı ve şirketleşmiş gıda sistemi karşısında üreticiler cephesinden gelen ve diğer kesimlere doğru genişleyen gıda egemenliği paradigması hem oluşumu hem de gelişimi açısından dikkate değer. Bir yandan, oluşumu ve örgütlenmesi açısından “toprağın insanları” olan gıda üreticilerinin özörgütlenmesi olarak
La Via Campesina, gıda sisteminin kalbine üreticileri ve üretim sorununu yerleştirmiştir (Martínez-Torres ve Rosset, 2010). Bir diğer yandan, gıda egemenliği stratejik olarak toplumun diğer kesimleriyle işbirliği kurmanın pratik bir zemin önerisidir (Bknz: Kocagöz 2016a, 2016b). Böylece, gıda sistemi içinde yer alan bütün aktörler için müşterek gıda politikaları üretmenin ve örgütlemenin paradigması ve pratik zemini tarif edilmiştir.

La Via Campesina’nın savunduğu köylü tarımı [peasant agroecology] ve ekolojik tarım [agroecology] yaklaşımları, üretici köylülerin (ve/veya küçük çiftçilerin) toprağa erişimini garanti altına alan, köylülerin dere, orman, mera, yayla vb. ortak varlıkları kullanım hukukuna [değerine] istinaden kullandıkları, toprağa, doğaya ve emeğe dost bir tarımsal model önerisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde, küçük toprak sahibi çiftçilerin topraklarını savunması ve toprağa erişim hakkı mücadelesi köylülüğün en temel sorunlarının başında gelmektedir. Özellikle küresel toprak gaspı (Borras ve Franco, 2013) tarımsal yapılarda temel dönüşümlere yol açmakta, küçük çiftçiler şirketler karşısında ekonomi dışı yollarla (Glassman 2017) topraklarından tasfiye edilmekte ve toprak mücadelesi küçük çiftçi mücadelelerinin başında gelmektedir. Türkiye’de bu durum Hidroelektrik Santral (HES), Rüzgar Enerji Santrali (JES), Baraj, Maden, Jeotermal (JES), vb. enerji ve kalkınma projelerinde sıkça görülmektedir. Toprağı “kamulaştırılan” ve kullanım hakları şirketlere devreden köylüler, başta kendi toprakları olmak üzere müşterekleri savunmak üzere harekete geçmekte, şirketlere karşı mücadele etmektedir. Latin Amerika’daki kır temelli toplumsal hareketlerin en temel talebi sömürgecilik döneminden kalma büyük toprak sahipliği sisteminin (latifundo) değişmesi, bütünlüklü bir tarım reformu etrafında toprakların adaletli bir şekilde dağıtılmasıdır. Küresel çapta en büyük ve popüler toplumsal hareketlerden biri olan Topraksız Kır İşçileri Hareketi – MST (Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra) en temel amaçlarından biri olarak toprağa erişim meselesini ve tarım reformunu öne çıkarır. MST, topraksız kır işçisi olarak tanımladığı topraksız köylülerin toprağa erişim hakkı mücadelesinden doğmuştur ve en radikal eylemleri de latifundoları işgal ederek köylülerin toprağa erişimini sağlamaktır. Kendisini sosyalist olarak tanımlayan MST, toprak reformunun uygulandığı yerlerde toprağı adil bir şekilde topraksız köylülere dağıtır ve onların toprak sahibi olmasını sağlar.

Böylesi bir konjonktür içinde, gıda üretiminin temelinde yer alan, küçük ölçekli tarımsal üretim yapan çiftçilerin toprağa erişim mücadelesi aynı zamanda üretim yapma, ekolojik tarımı savunma mücadelesi olarak gıda egemenliğinin çok temel bir unsuru şeklinde düşünülmelidir. Bu amaçla MST’den kısa bir anektod aktarabiliriz. MST, toprak işgal ettiği yerleri önce çadır kampları kurarak bir yaşam alanına çevirir ve tarımsal üretime başlar. Üretilen gıda ürünleri, kooperatifler yoluyla satılır. İşgal süreçleri başarılı olur ve Tarım Reformu Bakanlığı işgalci topraksız köylülere toprak vermeyi kabul ederse, köylüler topraklara yerleşir ve yeni bir yaşam alanı kurmaya girişir. Bu yerleşimler de yine MST’nin kolektif örgütlenme ve üretme prensipleri etrafında düzenlenir. MSTli üreticiler ayrıca her sene kendi bölgelerinde ve 3 senedir de ulusal çaplı Tarım Reformu Panayırları düzenlemektedir. İşte bu panayırlarda, tarım reformunun neden gerekli olduğu, küçük üreticilerin köylü tarımının önemi anlatılır, ayrıca tüketiciler çiftçilerle buluşarak tanışma ve doğrudan ürün alma şansı bulur. Bu alışveriş anı, gıda egemenliğinin gerçekleştiği momentlerden bir tanesidir. Zira ne üreteceğine kendisi karar vermiş çiftçiler, kendi örgütleri üzerinden tüketicilerle buluşarak sağlıklı ve besleyici gıdaları onlara ulaştırır.

2016 yılında Brezilya’da yaşanan parlementer darbe (Aysu, 2016) sonrasında MST liderlerinden João Pedro Stédile katıldığı çeşitli toplantılarda Temer hükümeti ile tarım şirketlerinin arasındaki bağı açıklıyor, hükümetin attığı adımların bu şirketlerin çıkarına olduğunu serimliyor, her ekolojik tarım ürünün darbe karşıtı bir muhtevaya sahip olduğunu ifade ediyordu. Stedile’nin ifade ettiği gibi darbe tarım şirketlerinin çıkarları üzerine kurulmuştu ve bütün toplumu ilgilendiren gıda meselesinde önemli bir politik hat kurmanın zorunluluğunu açığa çıkartıyordu. Dolayısıyla gıda egemenliğinin gerçekleştiği her moment aynı zamanda darbeye karşı demokrasiyi, şirketleşmiş gıda sistemine karşı gıdanın müşterekleştirilmesini ifade ediyordu. Tabi bu anektodun Brezilya’nın özgün durumuna bağlı olarak koşullandığını unutmamak gerekir (Kocagöz, 2016c).

Kısaca özetleyecek olursak, gıda egemenliğinin gıdayı politik bir mesele olarak kavradığını, aktörleri tanımladığını ve bu aktörleri de gıda sisteminin kalbine yerleştirdiğini görüyoruz. Küçük çiftçiden kolektif çiftlik pratiklerine, bu aktörlerin süreç içinde müşterek örgütlenmeler içerisinde yer almasını, birbirleriyle bağlar kurmasını, mülkiyet ilişkilerinden ziyade kooperatif ilişkileri önceleyen yaklaşımlar geliştirmesini, gıdanın müşterekleşmesi yolunda yerel, ulusal, bölgesel ve küresel politikalar üretmesini ve bu politikaların da kamu tarafından icra edilmesini savunduğunu söyleyebiliriz. Gıda egemenliği bu bağlamda gıdanın müşterekleşmesinin ve müşterek gıda politikaları üretilmesinin temelinde yer almakta, sınıfsal bir mesele olarak gıda hakkının ve gıda adaletinin genel çerçevesini belirlemektedir (Allen ve Smolski, 2016).

b. Türkiye’de Gıda İnisiyatifleri

Gıda egemenliğinin hayata geçmesi için gıda sisteminin aktörlerinin örgütlenmesi ve bağlar kurması gerekir. Bir yandan bu örgütlenmeler her aktör grubun haklarını tanımlayacak ve bu hakları savunacak politika önerileri geliştirecek, aktörler arası bağlar kurarak müşterek gıda politikaları inşa edecek, bir yandan da gıdayı reel olarak müşterekleştirecek ve gıda egemenliğini bugün ve şimdi hayata geçirecek yollar aramaktadır.

Türkiye’de 2000li yılların başı itibariyle çiftçiler sendikal örgütlenmeler kurma ve yukarıda betimlemeye çalıştığımız sürece karşı tarımsal üretim haklarını savunmaya karar verdi. Üretici köylüleri tek bir sendikal yapı etrafında bir araya getirmeyi amaçlayan Tüm Üretici Köylüler Sendikası (Tüm-Köy-SEN) ve ürün bazlı sendikalaşmayı önüne koyarak 2008 yılında konfederasyonlaşan Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu (Çiftçi-SEN), tarımda piyasalaşma ve neoliberal politikalara karşı çiftçi merkezli bir siyaset üretmeye çalışır. Çiftçi-SEN’in La Via Campesina üyesi olması ve 2009 yılında Avrupa Via Campesina Koordinasyonu’nun kuruluş sürecinde yer alması, gıda egemenliği mücadelesinin Türkiye’de tanınması ve inşa edilmesi açısından çok önemli bir mihenk taşıdır.[7]

Yine 2000li yılların başında GDO’lara yol açan düzenlemelerin yapılma girişimi farklı toplum kesimlerini yan yana getirerek GDO Karşıtı Platform’un kuruluşunu mümkün kılmıştır. Çiftçilerden mühendislere, tüketici örgütlerinden siyasi partilere kadar geniş bir kesimi içine alan bu platform, çiftçiler ile kentlilerin ittifakı olması açısından çok önemli bir örnektir. Böylece tarım ve gıda, beraber, kentli ve köylü kesimlerin ortak mücadelesi haline gelmiş, bir müşterek olarak savunulmuştur.

Gıda güvenliği arayışındaki tüketiciler elbette yalnızca bireysel seçimleri üzerinden gıda sistemine dahil olmamaktadır. Tüketicilerin/yarı-üreticilerin/türeticilerin kurduğu bir takım dernekler, kooperatifler, gıda toplulukları, ağlar, inisiyatifler, mevcut gıda sistemini kabul etmeyen ve değiştirmek/dönüştürmek isteyenleri bir araya getiren çeşitli örgütlenme biçimleri olarak Türkiye’de azımsanamayacak bir süredir faaliyet gösteriyor[8]. Bunların yanında, ekolojik pazarlar, yeryüzü pazarları, ortak mutfaklar, tüketim dernekleri, kent bostanları, kent bahçeleri gibi çeşitli üretici-tüketici inisiyatiflerinin var olduğunu da eklememiz gerekir[9].

Gıda toplulukları ve tüketim kooperatifleri esasında fiilen gıda egemenliğinin hayata geçirilmesidir. Bu inisiyatifler, sağlıklı ve besleyici gıda ürünlerini aracısız bir şekilde-doğrundan üreticilerden tedarik ederek son kullanıcılara ulaştırır. Bu inisiyatifler genellikle herkesin katılımına açık, demokratik, hiyerarşik olmayan yapılar olarak örgütlenir. Kâr amacı gütmezler, dolayısıyla gıda üzerinden herhangi bir rant elde edilmesi söz konusu değildir. Gıda inisiyatifleri temel olarak ekolojik tarım yapan küçük çiftçilerle çalışmaktadır. Dolayısıyla küçük çiftçilerin üretim hakkını desteklemekte, hayatta kalma mücadelesine de bu destek ile katkı sunmaktadır. Bu tür çiftçilerin bulunması, temas kurulması ve desteklenmesi, kent ile kır arasındaki mesafeyi kısaltmakta, katılımcı ve temasa dayalı yeni bir ilişki biçimini mümkün kılmaktadır (Aysu 2015). Böylece bu inisiyatiflerin sağlıklı ve besleyici gıdaya herkesin erişimini savunmaları açısından gıdayı bir müşterek olarak inşa ettiklerini söyleyebiliriz.[10] Bunun inisiyatifler dışında, özellikle İstanbul’da tehdit altında olan kent bostanlarının çeşitli inisiyatifler tarafından desteklenmesi[11], kentte yeni tarımsal bahçelerin kurulması ve geliştirilmesi[12], Şile ve Silivri gibi İstanbul’un son tarımsal üretim yapan ilçelerinde Belediyelerin de katkısıyla üreticilerin desteklenmesi[13] gibi örneklerden bahsetmemiz mümkün.

Mevcut gıda sisteminin temel sorunlarından biri lojistik meselesidir. Kent ve kır mekanlarının tarımsal üretim / tüketim mekânları olarak ayrıştırılması, örneğin İstanbul gibi bir şehri tarımdan uzaklaştırmış ve tarım dışı kullanım alanlarının yaygınlaşmasını mümkün kılmıştır. Halbuki kent içi gıda ürünlerinin üretiminin yaygınlaşması, gıda sisteminin yerelleşmesini, dolayısıyla lojistik masrafların ve ekolojik tahribatın azalmasına sebep olabilir. Kent bahçelerinin ve kentsel tarım alanlarının desteklenmesi, üretici ve tüketicilerin birbirine yaklaşması ve temasları arttırmasına, aradaki mesafenin kısalmasına yol açacaktır. Bu da gıda inisiyatiflerin büyümesi, yaygınlaşması, çeşitlenmesi ve gelişmesiyle mümkün olabilir.[14]

Son olarak, kırda yeni çiftçiliğe başlayan, kolektif tarım pratiklerini savunan ve destekleyen oluşumlardan da bahsetmek elzem[15]. Bu kolektif pratikler hem tarımsal deneyimin endüstriyel olmayan yollarını geliştirmek ve yaygınlaştırmak açısından, hem de tarımı kolektif bir pratik olarak inşa etme açısından önem taşımaktadır.

c. Gıdayı Müşterekleştirmenin Siyaseti

Gıdanın müşterekleştirilmesi meselesi görüldüğü üzere aktörlerin oluşumunu ve birbirleri arasındaki bağın kurulmasını sağlamak, aktörlerin katılımcı ve demokratik mekanizmalar inşa ederek gıda egemenliğini inşa etmesini gerektiriyor. Bunun için yerel, ulusal, bölgesel ve küresel çapta gıda inisiyatiflerinin inşa edilmesi, mevcut gıda inisiyatiflerinin güçlendirilmesi ve desteklenmesi, farklı gıda inisiyatifleri arasında bağlantılar kurulması ve ortak çalışma zeminleri inşa edilmesi elzem.

Gıdanın müşterekleştirilmesi öncelikle mevcut gıda sisteminin her aşamasında direniş imkanları açmayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla, mevcut endüstriyel-monokültür tarımsal modeli reddetmek, bunun yerine ekolojik tarımsal modeli ve köylü tarımını savunmak elzem. Örneğin Hopa’da, Devrek’te, Tire’de, Ovacık’ta, Hozat’ta küçük ve/ya orta çiftçilerin yan yana gelerek oluşturdukları üretici kooperatifleri, bir yandan çiftçilerin yukarıda tanımladığımız haklarını savunmayı, bir yandan sağlıklı gıda ürünleri üretmeyi hedefliyor. Dolayısıyla tekil çiftçiler kooperatif çatısı altında müşterek bir zeminde yeni türde ilişkiler örgütlemekteler. Bu gibi çiftçi örgütlenmelerinin artması, ekolojik tarım yapan daha çok çiftçinin örgütlenmesi ve bir araya gelmesi, ayrıca çiftçiliğe yeni başlamak isteyenlerin de bir araya gelmesi ve örgütlenme kanalları açması yeni bir tarımsal modelin kurulmasının bir nüvesi olarak düşünülebilir.

Tarımsal üretim kooperatiflerinin aynı zamanda ürün işleme kapasitelerinin artması da çok önemli. Örneğin ÇAYKUR ve diğer şirketlerin yanında Hopa Çay Kooperatifi’nin ayakta kalabilmesinin temel koşulu yaş çayı (tarımsal ürünü) kuru çaya dönüştürebilmesi (işleyebilmesi) ve bunu kendi alternatif kanalları üzerinden yarattığı pazara sunabilmesidir. Aynı şekilde Tire Süt Kooperatifi’nin entegre tesislerinin güçlenmesi ve süt işleme kapasitesinin gelişmesi, daha fazla tüketiciye ulaşmasını mümkün kılmaktadır. Tire Süt Kooperatifi’nin İzmir Belediyesi ile yaptığı anlaşmalar üzerinden ürünlerini hanelere ve okullara ulaştırabilmesi, kamunun bu tür kooperatif çalışmaları desteklemesi açısından önemli bir örnek olarak görülebilir.

Yukarıda andığımız türde tüketici temelli gıda inisiyatifleri, tüketicilerin bir araya gelerek ortak sorunlarına ortak çözüm arama pratikleri geliştirmek açısından çok önemli bir örgütlenme deneyimidir. Böylece, bir yandan ekolojik tarımın desteklenmesi mümkün olurken bir yandan da kentsel örgütlenme pratikleri gelişmekte ve kent temelli bir gıda politikasını inşa edecek aktörlerin temelleri atılmaktadır. 2017 yılında çeşitli gıda inisiyatifleri tarafından düzenlenen 2. Gıda Toplulukları Çalıştayı[16] ile 2018 yılında Kadıköy Kooperatifi tarafından düzenlenen Şeker Fabrikalarının Özelleştirilmesi Bağlamında Gıda Egemenliği Atölyesi, bu tür bir araya gelişlerin ve ortak politika üretme zeminleri yaratmanın örnekleri olarak düşünülebilir. Andığımız etkinliklere hem üreticiler hem de tüketicilerin katılmış olması, bilgi ve politika üretimi konusunda yatay ve dayanışmacı ilişkilerin tabandan geliştirilmesi, gıdanın müşterekleştilme politikalarının nasıl yapılabileceğine dair de önemli biçimsel yanıtlar sunmaktadır.

Kentsel gıda inisiyatifleri bir yandan tarım-gıda politikalarına yönelik bir alternatif inşa etmeye ve mevcut alternatifleri desteklemeye yönelmişken, bir yandan da kent mekânının nasıl düzenlenmesi gerektiği, üretim ve tüketim ilişkilerinin başka türlü inşa edilme imkanı, gıda üzerinden katmanlaşan sınıfsal adaletsizliğe kolektif, kalıcı ve bütüncül bir çözüm geliştirme imkanını taşımaktadır. Bu haliyle bu inisiyatiflerin kent temelli emek hareketi ve kır temelli emek hareketi arasında bir bağ kurma ve kentsel toplumsal mücadelelerin bir parçası olma imkânları yarattığı söylenebilir. Herkesin katılımına açık ve demokratik yapılarıyla, kurulan geniş bağlantılar ve ağlarla, bir müşterek olarak gıda meselesini sorunsallaştırarak farklı kesimleri müşterek bir zeminde dayanışma ve beraberlik inşa etme gibi özellikleri sebebiyle gıda inisiyatiflerinin toplumsal mücadelelerin önemli bir parçası olma imkânı taşıdığını ifade edebiliriz.

Sonsöz: Dört Taktik

Gıdayı müşterekleştirmenin ve müşterek gıda politikaları oluşturmanın stratejisini dört ana taktik üzerinden tarif edebiliriz. Birinci taktik, gıda sisteminin eleştirelbilgisinin üretilmesidir. Şirketleşmiş gıda sisteminin eleştirisi, sağlıklı ve besleyici gıdanın ne olduğu ve bu gıdaya nasıl erişileceğine yönelik bilgi üretimini zorunlu kılar. Araştırmacılar, üreticiler ve gıda inisiyatifleri bir arada ve dayanışma içinde bu bilgi üretimine katkıda bulunur ve bu bilginin kamusallaşması için çaba gösterir. İkinci taktik, gıda inisiyatiflerinin örgütlenmesidir. Kırda mevcut sendikal çalışmalar ve kolektif çiftlik pratikleri bunun temelleridir. Kentte yukarıda andığımız gıda inisiyatifleri müşterek zeminler inşa edebildiği sürece birer alternatif olma potansiyeli kazanır.[17]Üçüncü taktik, kent ve kır temelli örgütlenmelerin ortak çalışmalar yapması ve gıda egemenliğini reel olarak inşa etmesidir. Örgütlü üreticiler ile tüketicilerin aracısız ve doğrudan bir sistem oluşturması, bu sistemi yaygınlaştırması ve toplumsallaştırması, dayanışma ilişkilerini pekiştirmesi bugün, burada, başka bir gıda sisteminin inşa edilmesi anlamına gelir. Bu sistem toplumsallaştığı ölçüde şirketleşmiş gıda sisteminin alternatifi olmaya aday olacaktır. Dördüncü taktik, müşterek gıda politikalarının kamusal düzeyde üretilmesidir. Bahsi geçen aktörlerin ve inisiyatiflerin bir araya gelerek inşa edecekleri bir “gıda politikası”, geniş toplumsal kesimlerin müşterek gıda programı olma özelliği kazanarak toplumsal mücadelenin bir parçası olma imkânı sağlayacaktır.[18]

Gıdayı müşterekleştirmenin siyaseti bir yandan gıdayı müşterek olarak tanımlayacak ve kamusal düzlemde bunun söylemini inşa edecek gıda inisiyatiflerinin kurulması ve örgütlenmesine, bir yandan da gıdayı doğrudan müşterekleştirerek gıda egemenliğini icra edecek ağların örgütlenmesine dayanıyor. Bu ağlar bugün İstanbul’da, Türkiye’nin çeşitli kentlerinde, farklı ülkelerde, bölgelerde ve nihayet küresel çapta bir hayalet gibi yayılıyor. Kimi son derece ön planda, kimisi ise son derece yavaş ve tökezleyerek, sabırsız ve sonsuz bir arama ve inşa etme ediminin içinde oluşuyor. Biz, elbette, gıdayı müşterekleştirecek bu hayaleti bir yerlerden tanıyoruz, öyle değil mi?

 

Dipnotlar

[1] Mevcut gıda sisteminin kapsamlı bir eleştirisi için bknz: Aysu (2015).

[2] Monokültürel tarım, bir bölgede ön plana çıkan ürünün baz alınarak o bölgenin bütün tarımsal üretimini bu belirgin ürün üzerinden şekillendirmektir. Böylece tarımsal üretim endüstri odaklı bir üretim biçimi haline gelir – ana amacı olan beslenme ihtiyacını gidermekten uzaklaşır.

[3] Bu sürecin genel yapısına burada girmemiz imkânsız. Türkiye tarımının dönüşüm hikâyesi şu kaynaklardan takip edilebilir: Aysu (2014), Köymen (1998), Keyder ve Yenal (2013), Pamuk ve Toprak (1988), Oral (2013), Aydın (2017).

[4] Günümüz Türkiye’sinde “organik” ifadesi kimyasal girdi kullanmayan ve belirli standartları yerine getiren tarımsal modele ve bu modelin ürünlerini tanımlamak için kullanılan sertifikaya verilen isimdir. Bir markete gittiğiniz zaman bir ürünün organik olup olmadığını anlamak için sertifikasına bakarsınız. Sertifika, üretici ile tüketicinin birbiriyle konuşmasının aracısı konumundadır. Ancak sertifikalama sürecinin kamu tarafından değil bir takım şirketler tarafından verildiğini, üreticilerin bu sertifikayı almak için ciddi masraflar yaptığını hatırlamak gerekir (Keyder ve Yenal, 2013). Dolayısıyla günümüz organik tarımının şirketleşmiş bir tarım modeli olduğunu akılda tutmakta fayda var.

[5] Küresel ve kurumsallaşmış bir toplumsal hareket olan La Via Campesina, 81 ülkeden, 182 örgütün üye olduğu, 200.000’den fazla çiftçiyi, topraksız kır işçisini, köylüyü, göçeri, yerli halk mensuplarını bir araya getirmektedir. La Via Campesina, tarla düzeyinden küresel kurumlara kadar bütün ölçeklerde şirketleşmiş gıda sistemi, kapitalizm ve patriarka karşıtı politikaları geliştirmeyi ve temsil ettiği kesimlerin çıkarlarını savunmayı ve geliştirmeyi önüne koymaktadır. Ayrıntılı bilgi için bknz: Kocagöz (2018); Kocagöz (2017a); La Via Campesina (2015); Aysu (2009).

[6] Forum sonucunda kamuoyuyla paylaşılan bildirge için bknz: https://www.karasaban.net/nyeleni-bildirgesi-ceviri-erhan-kelesoglu/

[7] Çiftçi-SEN’in kuruluş süreci ve çalışmalarına dair daha ayrıntılı bilgi için bknz: Aysu (2017).

[8] Bunlardan en köklüsü olan Buğday Derneği’nin tarihi 1990’lara kadar gidiyor. 2002 yılında dernekleşerek çalışmalarına devam eden Buğday Hareketi, Türkiye’de ekolojik farkındalığın ve farklı ekolojik çözümlerin temellerini atma noktasında önemli katkılar sunmuştur. Yine ekolojik pratikler ve gıda toplulukları konusunda öncü çalışmalar yapan Yeryüzü Derneği 2009 yılında kuruldu. Tüketim kooperatifleri alanında gıda egemenliği perspektifiyle yola çıkan Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi – BÜKOOP’un kuruluşu da 2009 yılına dayanıyor.

[9] Çalışmanın bundan sonraki kısmında İstanbul temelli örgütlenmeleri temel alacağımı ifade etmeliyim. Ankara, İzmir, Eskişehir, Diyarbakır, Mersin, Antalya vd. başka illerde de bu tür inisiyatiflerin olduğunu ve yaygınlaştığını söyleyebilirim. Ayrıca, bahsettiğim inisiyatifler dışında farklı gıda egemenliği pratiklerinin -örneğin tohum takas ağları- olduğunu da hatırlatmak isterim. Bunların hepsini aktarmak ve detaylı bir tartışma yapmak bu yazının kapsamı dışında bulunuyor.

[10] Türkiye’deki çeşitli gıda toplulukları için bknz: http://gidatopluluklari.org Yukarıda adını andığımız BÜKOOP haricinde bugün aktif olarak çalışmalarını sürdüren Kadıköy Kooperatifi, Anadolu’da Yaşam Tüketim Kooperatifi, Yeni Hasat Tüketim Kooperatifi, Beşiktaş Kooperatifi Girişimi, Koşuyolu Kooperatifi Girişimi, Şişli Kooperatifi Girişimi sayılabilir.

[11]Direnen Üretici Tüketici Kolektifi – DÜRTÜK bunun en güncel örneklerinden bir tanesidir. DÜRTÜK, hâlihazırda yıkım tehdidi altında bulunan kent bostanlarından doğrudan alışveriş yapan bir gıda inisiyatifidir. İnisiyatife katılanlar, gönüllülerin organize ettiği alışveriş günlerinde bostanlardan gelen ürünleri almak için buluşur, sohbet eder; bir yandan yıkıma direnen kent bostanlarının üretimi savunulur, bir yandan ise tüketicilerin gıda etrafında buluşarak örgütlenmesinin yolları açılır.

[12] Yeryüzü Derneği’nin yürüttüğü Kent Bahçeleri projesi buna bir örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca, Gezi sonrası Kadıköy Caferağa mahallesinde yapılan Moda Gezi Bostanı da, şu an faaliyette olmasa dahi önemli bir örnektir.

[13] Silivri ve Şile’de düzenlenen Tohum Takas Şenlikleri buna örnek gösterilebilir. Bu türden tohum takası pratikleri, 2004 yılında çıkarılan ve çiftçilerin tohum satışını yasaklayan Tohumculuk Yasası’na karşı çiftçilerin yerel tohumları korumak ve paylaşmak için geliştirdikleri bir direniş stratejisidir. Kimi şenliklerde sadece takas yapılmakta, kimilerinde ise ilişkiler kurulmakta, takas yapılan grupların birbirini izlemesi ve desteklemesi için ağlar örgütlenmektedir.

[14] Bir aykırı örnek olarak burada İstanbul Zapatista Kahve Kolektifi’ni anmak gerekir. Meksika’da kahve üreten yerel Zapatista köylülerinin kooperatifleri ile doğrudan ilişki içerisinde olan bu kolektif, Türkiye’ye kahve getirmekte ve alternatif bir ağ inşa ederek bu kahvenin dağıtımını üstlenmektedir. Türkiye’de gıda inisiyatiflerinin arasında pek de yaygın olmayan fair trade vb. uluslararası ticaret pratikleri açısından Kahve Kolektifi’nin deneyimi son derece ilham verici. Kâr amacı gütmeyen bu kolektif, yalnızca verilen emeğin karşılanabilmesi için belirli bir fiyatlandırma yapmakta ve ürünlerin sabit fiyatta satılması koşulu ile dağıtım yapmaktadır.

[15] Fethiye’de bulunan Refikler Çiftliği, Zeytinli’de bulunan Zeytinli Ekolojik Ortak Yaşam Topluluğu, Pamukova’da bulunan Yeryüzü Ekoköyü, Menemen’de bulunan İmece Evi vb. çiftlikler başka türlü bir yaşam ve tarımsal pratik geliştirme konusunda önemli örnekler olarak düşünülebilir.

[16] Bu konuda ayrıntılı bir değerlendirme için bknz: Kocagöz (2017b).

[17] Müşterek gıda inisiyatiflerinin karakteristik özellikleri için bknz: Kocagöz (2017).

[18] Bu konuda güncel bir örnek için bknz: Kolektif (2018).

 

Bibliografya

Adaman, F., Akbulut, B. ve Kocagöz, U. (Haz.) (2017) Herkesin Herkes İçin: Müşterekler Üzerine Eleştirel Bir Antoloji. İstanbul: Metis.

Akbulut, B. (2015) “Sofradaki Yemeğin Ötesi: Gıda Müşterekleri ve Feminizm”. Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar. Sayı 26.

Akçay, E. ve Kocagöz, U. (2018) “Bir Rasyonaliye Olarak Müşterekleştirme”. Umut Kocagöz (Ed.) Felsefelogos, sayı 68.

Allen, J. ve Smolski, A. (2016) “Gıda Adaleti Sınıf Savaşıdır”. Caner Murat Doğançayır (Çev.) Karasaban. https://www.karasaban.net/gida-adaleti-sinif-savasidir-jason-allen-ve-andrew-smolski/

Aysu, A. (2009). “Çiftçilerin Küresel Örgütü: La Via Campesina”. Bianet. http://bianet.org/bianet/bianet/118931-ciftcilerin-kuresel-orgutu-la-via-campesina

Aysu, A. (2014) “Osmanlı’dan Cumhuriyete Devlet ve Tarım: yıkılış-kuruluş-çözülüş”. Abdullah Aysu ve M. Serdar Kayaoğlu (Der.). Köylülükten Sonra Tarım. İstanbul: Epos.

Aysu, A. (2015). da Krizi: Tarım, Ekoloji ve Egemenlik. İstanbul: Metis.

Aysu, A. (2016). “Brezilya, darbe, çiftçiler ve MST”. Karasaban. https://www.karasaban.net/brezilya-darbe-ciftciler-ve-mst/

Aysu, A. (2017). “ÇİFTÇİ-SEN: Sendikal örgüte doğru”. M. Serdar Kayaoğlu (Der.) 2000’li Yıllarda Türkiye’de Sendikacılık: Zorluklar, Eğilimler, Olanaklar. Ankara: Epos.

Aydın, Z. (2017). Çağdaş Tarım Sorunu. İstanbul: İmge.

Borras, J. S. ve Franco, J. (2013). “Global Land Grabbing and Political Reactions ‘From Below’”. Third World Quarterly. Vol 34.

Dardot, P. ve Laval, C. (2012). Dünyanın Yeni Aklı. Işık Ergüden (Çev.). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

Glassman, J. (2017) “İlk Birikim, Mülksüzleştirerek Birikim ve “Ekonomi-dışı Araçlarla Birikim””. Fikret Adaman, Bengi Akbulut ve Umut Kocagöz (Haz.) Herkesin Herkes İçin: Müşterekler Üzerine Eleştirel bir Antoloji. İstanbul: Metis.

Hobsbawm, E. (2006). Kısa 20. Yüzyıl: 1914-1991 Aşırılıklar Çağı. Yavuz Aloğan (Çev.). İstanbul: Everest.

Keyder, Ç. ve Yenal, Z. (2013). Bildiğimiz Tarımın Sonu: Küresel İktidar ve Köylülük. İstanbul: İletişim.

Kocagöz, U. (2016a). “Gıda Egemenliği: bir örgütlenme kavramı”. Karasaban. https://www.karasaban.net/gida-egemenligi-bir-orgutlenme-kavrami/

Kocagöz, U. (2016b). “Ohal’de gıda egemenliği nasıl örgütlenir”. Karasaban. https://www.karasaban.net/ohalde-gida-egemenligi-nasil-orgutlenebilir-umut-kocagoz/

Kocagöz, U. (2016c). “MST darbeye karşı toprak işgaline devam ediyor”. Karasaban. https://www.karasaban.net/mst-darbeye-karsi-toprak-isgaline-devam-ediyor/

Kocagöz, U. (2017a) “Gezegeni köylüler kurtarabilir mi?”. Gaia Dergi. https://gaiadergi.com/gezegeni-koyluler-kurtarabilir-mi/

Kocagöz, U. (2017b). ““Gıda sistemini biz değiştireceğiz”: 2. Gıda Toplulukları Çalıştayı üzerine”. Yeşil Gazete. https://yesilgazete.org/blog/2017/12/11/gida-sistemini-biz-degistirecegiz-2-gida-topluluklari-calistayi-uzerine-umut-kocagoz/

Kocagöz, U. (2018) “Gıda sistemi, aktörler ve mücadele olanakları”. Karasaban. https://www.karasaban.net/gida-sistemi-aktorler-ve-mucadele-olanaklari-umut-kocagoz/

Kolektif (2018). Halkın Gıda Politikası: Gıda Sistemimizi Dönüştürmek. Ekoloji Kolektifi Derneği (Çev.). Fevzi Özlüer ve Umut Kocagöz (haz). http://ekolojikolektifi.org/portfolio/halkin-gida-poiltikasi/

Köymen, O. (1998). “Cumhuriyet Döneminde Tarımsal Yapılar ve Tarım Politikaları”. Oya Baydar (ed.). 75. Yılda Köylerden Şehirlere. Istanbul: Tarih Vakfı Yayınları.

La Via Campesina (2015). La Via Campesina 20. Yaşında. Kolektif (çev.). Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu.

Martínez-Torres, M. ve Rosset, P. (2010). “La Via Campesina: the birth and evolution of a transnational social movement”. The Journal of Peasant Studies. Vol 37.

Oral, N. (ed.) (2013). Türkiye’de Tarımın Ekonomi Politiği. İstanbul: Notabene.

Pamuk, Ş. and Toprak, Z. (ed.) (1988). Türkiye’de Tarımsal Yapılar. Ankara: Yurt.

Ulukan, U. (2009). Türkiye Tarımında Sözleşmeli Çiftçilik: Bursa Örneği. İstanbul: SAV.

Gıdanın Müşterekler Siyaseti – Umut Kocagöz

 

About 9ada1deniz

Check Also

10374512_1584569198438215_1975770775722001107_n

Mesele “Üç Beş At” Meselesi; Yaşam Hakkı Meselesidir

Mesele “Üç Beş At” Meselesi; Yaşam Hakkı Meselesidir – Abdullah Onay (Heybeliada) Adalar’daki fayton tartışmaları ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir